Tuesday, December 11, 2012

she's so heavy

Meselesi ne olursa olsun, şu şarkının bir kadın için yazılabilecek en güzel şarkılardan bir olduğunu düşünmüşümdür hep.

I Want You (She's So Heavy) - The Beatles

Uzun süredir adamakıllı bir yazı yazamadım. Hayatımın ritmi senkoplu gidiyor bu aralar. Doğaçlama günler yaşıyorum. Her ne çekiyorsam oldukça ağır. Ama döneceğim.
Hep dönerim çünkü.

Siz bu arada yukarıdaki şarkıyı dinleyin. Benim dönüşüm de Abbey Road ile olsun.

Tuesday, November 27, 2012

scatterbrain


I'm walking out in a force ten gale
Birds thrown around, bullets for hail
The roof is pulling off by its fingernails
Your voice is rattlin' on my window sill
Yesterday's headlines blown by the wind
Yesterday's people end up scatterbrain
Any fool can easy pick a hole I only wish I could fall in
A moving target in a firing range
Somewhere I'm not
Scatterbrain
Somewhere I'm not
Scatterbrain
Lightning fuse, powercut
Scatterbrain

Ne zaman bunu dinlesem karanlık bir deliğe girip orada saatlerce kalmak ve huzursuzlanmak istiyorum. Evet, huzursuzlanmak. Huzurluyken kafam çalışmıyor. Artık anlıyorum, "Huzur, İslam'da da olsa almayın" diyen adamın halini. 

Bana huzur ne gerek? Bana rüzgâr, fırtına lazım.

Sunday, November 25, 2012

Janis

Janis Joplin. Zamanından önce gitmiş Psychedelic kraliçe.
Bu sabah haftasonunun yorgunluğunu onunla birlikte atacağım:


-- Misery'N --

I've been misery 'n,
Ever since my daddy gone, yeah.
I've been, honey, I've been misery 'n, yes I have, now.
Ever since my, since my daddy gone, gone, gone.
But I believe that it won't,
Baby, it won't be too long,
If I just could hang on,
Yeah, until my, till my misery
Will all be gone.


Tuesday, November 20, 2012

A Dancing Plastic Bag

"Do you want to see the most beautiful thing I ever filmed? It was one of those days, when it's a minute away from snowing, and there's this electricity in the air. You can almost hear it, right? And this bag was just dancing with me, like a little kid begging me to play with it, for fifteen minutes.

That's the day I realized there was this entire life behind things, and this incredibly benevolent force, that wanted me to know there was no reason to be afraid, ever. Video's a poor excuse, I know, but it helps me remember. I need to remember.

Sometimes there is so much... beauty... in the world, I feel like I can't take it, and my heart is just going to cave in."

A Scene from American Beauty (music by Thomas Newman)

Kahvaltım gazete kokuyordu. Kordon sahilinde uzanan bir kafede hafif üşürken kulağıma takıldı bu ufak notalar. Anında rüzgarda danseden o plastik poşet oluverdim. Hani o çok sevdiğim filmdeki gibi. Havalandım, uçtum, yere indim, takla attım, tekrar havalandım. Sonra yapraklar da bana katıldı. O an hayat nasıl oldu da birden anlam ve güzellikle doldu bilemiyorum. Nedenini açıklayamasam da, gözlerim doldu. Mutluluk muydu, huzur muydu, neydi o hissettiğim?

Sanki, bir daha hiçbir şeyden korkmayacaktım. Öyle bir teslimiyet. Öyle bir özgürlük.

Monday, October 22, 2012

Relaxin' With The Miles Davis Quintet


Oh yarabbi,
Adeta çölde bir vaha...

Miles Davis ve arkadaşlarını bu dünyaya gönderene şükürler olsun.
Tüm albümü (Relaxin' With Miles Davis) Youtube'a koymuş hayırseverin biri. Bu menbaadan siz de yararlanın istedim.

---
The Miles Davis Quintet

Miles Davis: trumpet
John Coltrane: tenor sax
Red Garland: piano
Paul Chambers: bass
Philly Joe Jones: drums
---

P.S. Bu albüm beni kesmedi diyenlere tabii ki Kind Of Blue'yu öneririm.

Thursday, October 4, 2012

El Camino


Patrick Carney: I told my brother the idea and my brother was like, "You know, if you name the record El Camino, everybody's going to think of the car the El Camino." And I was like, "Yeah exactly. That's the fucking point!" And he was like, "OK, but why don't we just put a car on the cover that's not an El Camino?" And I said, "OK, what kind of car?" He says, "Just put the first car you guys ever toured in on the cover."

---

Geçen yılın sonunda piyasaya sürülen El Camino, The Black Keys'in şu ana dek yaptığı en eğlenceli şey (bence). İlk teklileri Lonely Boy'u dinlerken çok iyi bir albüm olacak dedik. Uzun süredir bu albümle ilgili bir şeyler karalamak istiyordum lakin tembelliğim ağır bastı. Korkmayın şu anda da az biraz tembelim, çok uzun şeyler yazmayacağım.

El Camino dinlemeye değer bir albüm. Diğer albümleri de bana göre ortalamanın üstünde, fakat bu albümde özel bir şeyler var. El Camino'daki bir çok parça tanıdık geliyor insana. "Ben bu melodiyi daha önce bir yerlerde dinledim, ama nerde dinledim!" deme ihtiyacı hissettiriyor. Defalarca dinlemenize rağmen başka hiç bir şarkıyla benzerlik kuramıyorsunuz. Altın oranı tutturmak bence bu. The Black Keys sonunda doğru formülü bulmuş.


Stop Stop, Gold On The Ceiling, Lonely Boy gibi parçalar gerçekten eğlenceli parçalar. Ama zannediyorum ki, asıl eğlence albüm kapağındaki espri. Albüm isminin "El Camino" olmasına rağmen kapakta "El Camino"yla yakından uzaktan alakası olmayan bir arabanın olması çok hoş.

İspanyolca'da "yol" anlamına gelen El Camino, şaka maksadıyla albüm ismi olarak önerilmiş. Ardından bu fikre derinlik katmaya çalışmışlar; biz grup olarak zaten hep yoldayız, turlara çıkıyoruz, hep geziyoruz, El Camino bizi anlatıyor, demek istemişler. Patrick Carney (davul) albüm isminin El Camino olacağını ikilinin sanat direktörü (aynı zamanda da kendi kardeşi) olan Michael Carney'e söylemiş. Michael Carney tereddütte kalmış. Herkesin araba olan El Camino'yu düşünmemesi için El Camino olmayan, turlarda kullandıkları seyahat arabalarının resimlerini albüme koymayı önermiş. Böylece ortaya Plymouth Grand Voyager'lı bir albüm kapağı ortaya çıkmış.

Neyse efendim, tembel tembel yatağa yıkılmadan önce şunu şunu söylemek istiyorum: Bir gün aksiyon filmi çekersem, bomba patladıktan sonra ana karakterin elleri ceplerinde batan güneşe doğru yürüdüğü kapanış sahnesinde, arkada çalan müzik Dead and Gone olacak. Kayan yazı devreye girsin. Kaçtım ben, hadi eyvallah!


Tuesday, October 2, 2012

2nd Law


Her albümde farklı bir tarz deniyor Matt Bellamy. Hatta onun bu sürekli farklı bir şey deneme çabası canımı bazen sıkıyor diyebilirim. Bu albüm de önceki Muse albümlerinden farklı, üstelik albümün başı-ortası-sonu da birbirinden farklı. Queen, Led Zeppelin kokan parçaların yanısıra, Matt Bellamy'nin bir türlü vazgeçemediği uzun seanslı elektronik ağırlıklı parçalar da var.

En büyük değişiklik, Chris'in iki parçaya vokallik yapması. İyi mi olmuş, kötü mü olmuş bilemediğim bir değişiklik. Çok güzel bir sesi var ama Bellamy'ninkinin yanında çok sönük, hiç Muse kokmayan bir ses bu. Bu yüzden yadırgıyor da olabilirim.

Albümde en beğendiğim parça açık arayla Animals. Uzun süredir yaptıkları en iyi şey diyebilirim. Gitar tonunun güzelliğinin yanısıra, ona aksak ritimle eşlik eden davul insana "dur bi daha dinleyeyim" dedirtiyor. Supremacy, Panic Station isimli parçalar eğlenceli parçalar. Eskinin kültleri tanıdık seslerle eşlik etmiş sanki. Ama Muse'u bu parçalarla hatırlayacağımızdan çok emin değilim. Kısacası, The 2nd Law şu ana dek yapılmış en iyi Muse albümü değil, ama yine de dinlemeye değer.

Animals

Monday, October 1, 2012

Iradelphic

iradelphicBu yılın en beğendiğim albümü oldu Iradelphic. Çıktığı günden bu yana sürekli dinliyorum. Dinlemekten mazoşistçe bir zevk alıyorum. Kulaklığı kulağıma geçirmemle serin bir dünyaya göç ediyorum. Martina Topley-Bird'in sesine saygı duydum. Bazı parçalara vokallik yapmış, çok yakışmış. Özellikle Com Touch, Secret, Ghosted albümün bağımlılık yapan parçaları. Hele albümün açılış parçası Henderson Wrench yok mu! Uzay boşluğunda salınıyor insan dinlerken.

Clark her seferinde daha farklı bir çalışmayla karşımıza çıkıyor evet, fakat, zannediyorum ki, Iradelphic en farklısı. Chris Clark'ın bilgisayarlardan sıkıldığını söylemesi de bu iddiayı destekliyor. İki ay boyunca elini "gerçek" gitara alıştırmış ve Henderson Wrench gibi muhteşem bir şeyi ortaya çıkartmış. Elektronik detayların daha makul miktarda kullanıldığı, gerçeğe olabildiğince yakın bir albüm olmuş Iradelphic. Sütlü kahve gibi, ağzıma layık, midemde ağrılara sebep olmuyor.

Bu sene kış sert geçecek belli ki. Yağmurlu ve kasvetli günlerde arkadaşım olmaya devam edecek bu albüm.

Friday, June 1, 2012

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nden bir kesit

Milan Kundera'nın romanın temeline yerleştirdiği bir Beethoven eseri (beste numarası 135) üzerine yazdıklarını sizlerle paylaşmak istedim:

"...Beethoven'ın ünlü "Muss es sein? Es muss sein!" motifinin ardından yatan gerçek olay... şöyle: Dembscher diye birinin Beethoven'a elli florin borcu vardır. Sürekli olarak para sıkıntısı içinde yaşayan besteci Dembscher'e kendisine olan borcunu hatırlattığında adam yaslı bir iç çekişiyle: "Muss es sein?" (Şart mı?) der. Beethoven gürültülü bir kahkaha atarak "Es muss sein!" (Şart!) diye cevap verir ve bu sözcüklerle onlara eşlik eden ezgiyi bir yere not eder. Bu gerçekçi motif üzerine dört ses için bir kanon yazar; üç ses "Es muss sein, es muss sein, ja, ja, ja, ja!" diye söylerken dördüncü ses "Heraus mit dem Beutel!" (Çıkar keseyi!) diyerek araya girer.

Bir yıl sonra, aynı motif Beethoven'ın opus 135 son kuartetinin dördüncü harketinin temelini oluşturacaktır. Beethoven, Dembscher'in kesesini unutalı çok olmuştur. "Es muss sein!" cümlesi çok daha ciddi bir tını taşımaktadır artık; doğrudan doğruya "yazgı"nın ağzından çıkmaktadır şimdi bu sözler. Kant'ın anadilinde, gereğince vurgulanarak söylendiğinde "günaydın" sözcüğü bile metafizik bir sav kılığına bürünebilir. Almanca ağır sözcüklerle dolu bir dildir. "Es muss sein!" şaka olmaktan çıkmıştır; "der schwer gefasste Entschluss" (zor ya da ağır bir karar) olmuştur.

Demek ki Beethoven muzip bir esini ciddi bir kuartete, bir şakayı metafizik bir gerçeğe dönüştürmüştü. Hafif'in ağırlaşması ya da Parmenides*'in sözcükleriyle söylersek olumlunun olumsuza, artının eksiye çevrilmesidir bu. Ama ne gariptir ki, bu dönüşüm pek de şaşırtmaz bizi. Oysa Beethoven, kuartetinin ciddiyetini Dembscher'in kesesiyle ilgili dört sesli şakacı bir kanona dönüştürseydi, asıl o zaman şaşırır, sersemlerdik. Öte yandan öyle yapsa, Parmenides ruhuna ters düşmemiş olur, ağırı hafifletmiş, yani olumsuzu olumluya, eksiyi artıya dönüştürmüş olurdu. Önce (bitmemiş bir taslak olarak) o büyük metafizik gerçek, sonra (bitmiş bir başyapıt halinde) şakaların en hafifi, en sıradanı! Ama Parmenides'in düşündüğü gibi düşünmeyi unuttuk çoktandır."

Bahsedilen eser: Beethoven String Quartet No. 16 (4/4) Op. 135

Thursday, April 5, 2012

Django candır, can!

Sabahları onun müzikleri ile uyandığım zaman kendimi inanılmaz enerjik hissediyorum. Hoplayarak yataktan kaldırıyor insanı, dansederek kahvaltınızı hazırlıyorsunuz, hızla üstünüzü değiştiriyor ve kendinizi şans iksiri içmiş kadar kıpır kıpır ve yenilmez hissediyorsunuz. Sonra kendi kendinize mırıldanıyorsunuz "bugün hiçbir şey ters gitmeyecek!"

Nasıl yapıyor peki bunu bu adam? Bir gitar sesi, insanı nasıl bu kadar neşelendirebiliyor? Nasıl oluyor da, beni bile tüm kaygılarımdan kurtarıyor? Kim bu adam?

Bence gelmiş geçmiş en büyük caz gitaristi, "virtüöz" kelimesinin tam karşılığı, sigara içişine hayran olduğum tek kişi, sol elinin son iki parmağını kullanamamasına rağmen inanılmaz derecede hızlı sololar atabilen efsanevi adam... Django Reinhardt! Öyle etkili, öyle yeri büyük ki, sürüsünce müzisyene, sanatkara ilham kaynağı olmuş birisi!

Neşelendiren, müziğiyle enerji dağıtan adamdır o. İsmi, caz tarihinde kocaman harflerle, en kıyak köşeden sırıtır bizlere. Keşke dedem olsaydı dediğim biridir kendisi, nedendir bilmem. Sigara kullanmam ama cennete gidersem kendisiyle karşılıklı tüttüreceğim tek kişidir o. (Belki de o ince bıyığı yüzünden dedemin gençliğine benzetiyorum kendisini... ya da resimlerindeki o havalı duruşundan dolayı kendisiyle bir kan bağım olsun istiyor da olabilirim.)


Sıcaktır müziği. Zaten swing, doğası gereği insanda dansetme isteği uyandırır. Fakat bu tür, Django ile çok daha fazla enerjiktir, duygusaldır. Çingenelerin o kendilerine has kültürünü cazla yoğurup bambaşka bir stil çıkartmıştır ortaya Stephane Grappelli (keman) ile beraber. İkilinin yaylılar ve telli çalgılarla kurdukları "The Quintette du Hot Club de France" hem Avrupa'yı hem de cazın memleketi Amerika'yı sallamayı başarmıştır. Neredeyse tüm Big Band eserlerini kendi stillerine göre yorumlamışlardır. Ayrıca Django, Minor Swing, Djangology, Nuages gibi tanınmış eserlerin bestekarıdır.

Belçikalı bir çingene olarak Swing Dönemi içerisinde kendine kocaman bir yer açmış bir müzisyendir. Asıl ismi Jean Reinhardt olsa da, "I awake" ("Uyanık") anlamına gelen takma ismi "Django" ile ünlenmiştir. Belki de bu sebeple sabahları onun müziği kulağıma değdiğinde hemen uyanıveriyorum. (İsimler kişiyi yansıtır, evet.)

Louis Armstrong'dan etkilenip cazla haşır neşir olmaya başlamış ve ortaya harika şeyler çıkartmıştır. Sol elinin iki parmağını kullanamamasının o meşhur sebebine gelelim mi? (Django hakkında yazılan her yazının klişesidir bu olay.) Yaşadığı bir talihsizlik, Django'yu gelmiş geçmiş en farklı gitarist yapan şeydir aslında. Şöyle ki, sol elinin yüzük ve serçe parmağı, yaşadığı karavanda yangın çıkması sonucunda ciddi manada yaralanmış ve kullanılamaz hale gelmiştir. Hem de henüz 18 yaşındayken... Yani hayallerin yıkıma uğramaması gereken bir yaştayken. Fakat bir gitarist için bu kadar önemli iki parmağın işlevsiz kalması onu yıldırmamış ve uzun çalışmalar sonucu geliştirdiği yeni tekniğiyle eskisi kadar iyi solo atmayı başarabilecek hale gelmiştir. Hatta, şöyle söyleyelim bence, öyle bir teknik geliştirmiştir ki, iki parmağını daha kullanabilseydi, neler yapacaktı düşünemiyorum, aklım almıyor. Aşağıdaki video sonlara doğru nasıl gitar çaldığını gösteriyor bizlere. (video son derece esprili bu arada)


Hareketli geçen özel hayatın sorumlulukları, yapılan sık seyahatlarin yoruculuğu, İkinci Dünya Savaşı'nın sıkıntıları ve daha başka olumsuzluklar ömrünü törpülemişti belki de. Çok erken diyebileceğimiz bir yaşta, 43 yaşında, gidivermiş bu dünyadan, gitarını da yanına alıp... Eğer birazcık daha enerjisi olabilseydi, koskoca bir dünya savaşını bitirebilirdi onun müziği. Kalıbımı basarım bitirebilirdi!

Şimdi sizi bazı güzel müziklerle başbaşa bırakayım ve gidip Woody Allen'ın Django Reinhardt'tan ilham alarak başkahramanını oluşturduğu filmi Sweet and Lowdown'u tekrar izleyeyim. Sean Penn, Django kılıklı bir caz müzisyenini çok iyi canlandırıyor aslında. Emmett Ray adındaki caz müzisyeni kendisini dünyanın en iyi ikinci caz gitaristi olarak tanıtmaktadır (Birincisi Avrupalı Django Reinhardt'dır). Eğlenceli bir film, siz de izleyin derim.

Buyrun efendim, Django'ya dair dinlenesi şeyler (Youtube Sağolsun!):


Ayrıca meraklısı var ise, Django Reinhardt ve Gypsy Jazz üzerine okunabilecek harika makaleler var burda: http://www.hotclub.co.uk/

Tuesday, February 28, 2012

Sıradaki

Efsanevi gitarist Django Reinhardt üzerine bir yazı gelmek üzere. O zamana kadar dinleyin dostlar:

Thursday, February 2, 2012

Horowitz Risk Alınca

“I must tell you I take terrible risks. Because my playing is very clear, when I make a mistake you hear it. If you want me to play only the notes without any specific dynamics, I will never make one mistake. Never be afraid to dare."

Risk alırcasına açık ve sade olmak... Öyle bir dokunmak ki piyanonun tuşlarına, neredeyse bedenini hiç hareket ettirmeden, ekonomik bir vücut diliyle çalmak... Zor olan buydu belki de ve Vladimir Horowitz, yani çağımızın 'son romantiği', işte bu yüzden tüm zamanların en önemli piyanistlerinden biriydi. Zor olan buydu, evet, çünkü bu kadar açık çalabilmek ufacık bir hatayı bile görünür kılacaktı.

Spekülasyonlarla dolu bir hayatı vardı. Ukrayna doğumlu Amerika'ya göç etmiş bir Yahudiydi. Homoseksüel olduğuna dair bir çok kişi tarafından (kendisi de dahil olmak üzere) sözler söylendi, yazıldı. Hatta bunun için ağır bir elektroşok terapisi gördüğü bile söylenmektedir. Fakat, hakkında söylenen hiçbir şey onun yüzyılın en önemli piyanisti olduğu gerçeğine gölge düşüremedi. Hatta efsanevi caz piyanisti Art Tatum ile yaşadığı rivayet edilen şu olaya rağmen:

Chicago'da verdiği bir konser sonrasında sahneden inmeden önce seyircilere dönüp şöyle demiş Horowitz: "Daha iyi çalan varsa buyursun gelsin!" Bunun üzerine pejmürde kıyafetli bir zenci sahneye çıkıp, Horowitz'in icra ettiği parçayı baştan sona, sondan başa ve el değiştirerek ezberden çalmış (hem de parçayı ilk kez duymasına rağmen). O zencinin meşhur olmadan önceki Art Tatum olduğu söylenir. Ve rivayet odur ki, bu olaydan sonra Vladimir Horowitz müziğe (konserlerine) 10 yıl kadar ara vermiştir.

Gerçekten Art Tatum mudur kendisini sorgulamasına sebep olan, bilinmez. O dönemlerde, Wanda Toscanini'den olan kızının aşırı dozda uyuşturu yüzünden ölmüş olması da bu fetret dönemi için bir sebep olabilir. Fakat şu keskin bir gerçektir ki, bu 10 yıllık süre içerisinde Horowitz tekniğini mükemmel bir hale getirmiştir. Eskisinden çok daha ulu bir şekilde dönüş yapmıştır müziğe.

Piyanistlerin hayatları hep ilgimi çekmiştir. Piyanoya hükmedebilen insan, incelenmesi gereken bir varlıktır bana göre. Eğer mükemmel bir örnek aranıyorsa piyanistgillerden, bu bence Horowitz olmalıdır. Şu performansıyla özellikle:


Ne zaman Rachmaninoff dinlesem, Horowitz'e uğramazsam içimde bir şeylerin eksik kalacağını hissediyorum. Ve işte öyle zamanlarda şu icrayı dikkatlice dinliyorum:


Bu eser ile daha net anlaşılıyor. O kadar mükemmel bir tekniğe sahip ki, yeni nesil piyanistler hala onunla kıyaslanıyorlar. Referans noktasıdır Horowitz adeta. Evet, sevdiğim başka piyanistler de var. Ama Horowitz bambaşka, hem ruhu, hem aklı aynı anda nasıl doyuruyor, anlayamıyorum.

1 Ekim 1903 yılında dünyaya gelen bu olağanüstü piyanist Tchaikovsky'nin 1. Piyano Konçertosu'nu Carnegie Hall'da New York Filarmoni ile benzersiz bir teknik ile çaldığında 25 yaşında imiş. Ve o konserde (kondüktör ile zamanlama konusunda sıkıntı yaşamasına rağmen) bir fenomen olmayı başarmış. Aynı yıl Rachmaninoff'un 3. Piyano Konçertosu'nu (yukarıda linkini vermiş olduğum eser) kusursuz bir berraklıkla çaldıktan sonra eserin bestekarı ile uzun sürecek bir arkadaşlığa başlar ve bir röportajında Rachmaninoff için şu sözleri söyler:

"Eserlerinin yorumunda en hızlı, en gürültülü oktavları çalardım, bunları biraz da dinleyici etkilensin diye yapardım. Ama bu yaptığımın müzikle hiçbir ilgisi olmadığını, ayrıca gereksiz olduğunu da söylemek zorundayım. Bir gün kendisine bütün bunları neden yaptığımı anlattım. Güldü, güldü, güldü... Ne var ki, Rachmaninoff her konserde illa ki eleştirecek bir şey bulurdu. Kimi zaman da hiç kimsenin beğenmediği aşırılıklar onun hoşuna gider , ‘keşke böyle besteleseydim’ diye şakalaşırdı."

Belki de bu yüzden Rachmaninoff krizlerim Horowitz'e uğramadığımda eksik kalıyor. Bu iki efsanevi piyanistin yakın arkadaş olmasında bir efsun var. Şu mudur acaba o efsun:


Ben sordum, siz cevaplayın.

Thursday, January 12, 2012

iPad için harika uygulamalar

Şu an bu yazı için kullandığım başlığı hiç sevmedim. Fakat aklıma başka bir şey de gelmiyor. Neyse efendim, iki tane süper uygulamadan bahsetmek için oturdum klavyenin başına. iPad'i olan tüm müzikseverler yararlansın isterim. (Bağımlılık yapan Garageband'den bahsetmeyeceğim korkmayın!)

App Store'da bulabileceğiniz bu uygulamaların son derece eğitici olduğunu düşünüyorum. Meraklılarına çok şey katabilir. Mesela küçük kardeşim (kendisi yaşıtlarına göre oldukça araştırmacı bir kişiliktir) bu iki uygulamadan çok şey öğrendi. Ben de çok şey öğrendim. Ne zaman boş vakit bulsam açıp oyalanıyorum.

Sizlerle paylaşmak istediğim işbu uygulamaların ilki Jazz tarihi üzerine. İsmi: History of Jazz (Developer: 955 Dreams Inc., ücret: 9.99$, dili: İngilizce)

Cazın evrimini kronolojik sırayla interaktif bir şekilde anlatıyor. Bu müzik türünün tüm köşetaşlarını inceleyebiliyor, müzisyenler hakkındaki önemli bilgilere ulaşabiliyor, en iyi ve seçkin örnekleri anında Youtube üzerindeki videolardan izleyebiliyorsunuz. Ragtime'dan Swing'e, Bebop'tan Acid Jazz'a kadar cazın her halini inceleyebiliyorsunuz. Görsel açıdan mükemmel, ayrıca kullanımı çok basit. Uygulamanın dili İngilizce fakat sade bir anlatıma sahip. Bolca görsel ve işitsel malzemeye sahip olması uygulamayı çok daha anlaşılır kılıyor. Ayrıca caz ustadlarının resimlerinden oluşan bir 'screen saver' hizmeti de sunuyor (:

Tüm bunların yanısıra, uygulamanın en çok hoşuma giden tarafı ise, uygulama ilk açıldığında anasayfasında karşıma önemli ustaların cazla ilgili sözlerinin çıkması. Her açılışta ayrı bir cümleyle karşılaşıyorum ve mutlu oluyorum. Mesela şu an karşıma Bill Evans'ın şu sözleri çıktı:
'...It bugs me when people try to analyze jazz as an intellectual theorem. It's not. It's feeling.'

Kısacası History of Jazz cazseverler, caz ile ilgili bilgi edinmek isteyenler, önemli ustaları hatırla(t)mak isteyenler yani genel olarak cazı kucaklamak isteyenler için harika bir uygulama.

İkinci paylaşacağım uygulama ise Rock müziğin tarihi ile ilgili. İsmi: History of Rock (Developer: ditter.projektagentur, ücret: 5.99$, dili: İngilizce)
1950lerden 2000'lere kadar her yıl Rock için neler olup bittiyse anlatan kapsamlı bir uygulama. Rock 'n' roll ile başlayıp punk, progressive, alternative, pop, soul, R&B, Rock Jazz'a kadar dallanıp budaklanan Rock tarihini, resimler, videolar, diskografilerle süsleyerek anlatıyor. Müzisyenlerin anahtar 'single' ve anahtar albümlerini de belirlemiş olması, bahsedilen akımın en iyi özelliklerini daha iyi ayırt edebilmemiz açısından çok öğretici.


Özellikle görsel açıdan kullanılan resimler harika. Ayrıca her bir türe ait müzisyen ya da grupların önemli eserleri sol üst köşedeki nota işaretine tıklayınca önümüze geliyor (lakin uygulamanın kötü bir yönü var; eserleri dinleyebilmemiz için App Store'daki hesabımızın UK ya da USA hesabı olması gerekiyor, çünkü şarkıları sadece parayla indirebiliyoruz).


Elvis Presley'den Janis Joplin'e, The Beatles'dan Sex Pistols'a, Queen'den The Clash, Depeche Mode, The Smiths, Radiohead ve daha nicelerine ait önemli bilgilere ulaşabileceğiniz bu uygulamayı da şiddetle (bu da ne demekse artık) tavsiye ederim!