Monday, December 26, 2011

Avishai Cohen'in efsaneleri


Adamın mevcudiyetini oluşturan her zerresi yetenek! Avishai Cohen'den bahsediyorum. Kontrbas gibi 'ağır abi' bir enstrumanı bir 'ispanyol çingenesi' gibi hareketlendiren virtüözdür kendisi. Kimi zaman çingenesiyle oynar sahnede, kimi zaman kıskanır onu, kimi zaman okşar belini. Kimi zaman aykırı da olsa (ki bu cazın gereğidir çoğu zaman) daima en dikkat çekici sesleri çıkartır.

Caz ezberlerimi bozduğu için bu kadar beni kendine bağlayan bir şeydir. Ve bana göre cazın bile ezberlerini bozabilmeye önderlik eden 3-5 adamdan birisidir Avishai Cohen. Onu sahnede izlemek ulu bir tecrübe. Kontrbasa nasıl hükmettiğini canlı canlı izlemek çok değişik bir duygu. Kendisine aşık değilim (hadi oradan), fakat beni büyüleyen bir tarafı var ki, o da kökleriyle bağlantı kurması ve bu bağlantıyı optümum bir düzeyde sağlamlaştımaya çabalamasıdır.

Hele bir Morenika'sı vardır: Çok sevdiğim bir Yahudi ezgisi olan bu parça Avishai Cohen ile bambaşka bir hüzün veriyor. Evet, belki sesi parlak ve yumuşak değil. Kırçıllı ve kaba. Lakin adam söylerken öyle bir hava katıyor ki! Mistik bir hava veren ritimler, dahiyane piyanistlerin elinden çıkma kısa notalar...

Chick Corea gibi bir üstadın grubunda uzun süre çaldıktan sonra kendi triosunu kuran Avishai Cohen,  titiz çalışıyor. Piyanist ve davulcu olarak seçtiği isimler şu ana dek seyrettiğim tüm konser kayıtlarında harikaydı. Zaten kullanılan ezgiler üst düzey bir hakimiyet gerektiriyor. Özellikle Türkiye konserinde (2011) izlemis olduğumuz A. Cohen gibi Israil asıllı olan Omri Mor hepimizi büyüledi.

Her ne kadar ABD'li olsa da doğunun adamıdır bence Avishai Cohen. Ne güzel karıştırıyor tüm dünyanin müziğini birbirine! (Füzyon sevmeyen dinazorlar kaçışsın!)

Özellikle son albümü efsaneleri, ortadoğunun hüznünü barındıyor. "Yedi Denizleri dolaşıp geldim, bakin ne buldum!" diyor bizlere şu parçasıyla: Seven Seas

Yine de benim icin çok özel bir parçası var. Kendimi unutmak istediğim zamanlarda dinlerim. Beynimi uyuşturmasından acayip bir zevk alırım. İşbu parca:

Smash (Dikkat! Yorabilir, terletebilir..)

İşte böyle bir insandır Avishai Cohen. Yedi denizlerin prensi. "Bas"a olan açlığımı bir nebze olsun dindiren adam. Allah kulağımızdan eksik etmesin. (Amin)

Thursday, September 1, 2011

Insomnia & Depeche Mode

"When you're born a lover, you're born to suffer.."

Depeche Mode dinliyorum gunlerdir. Precious, Suffer Well, Goodnight Lovers, I Am You ... Cogunlukla Exciter albumuyle hasir nesirim bu aralar. En sevdigim Depeche Mode albumu mu? Bilmiyorum. Lakin ilk aldigim Depeche Mode albumu oldugu icin yeri bir baskadir. Her sarkisi ani yuklu bir album.

Uyku problemleriyle cebellesirken insan, kelimelerini toparlayamiyor. Bu sebeple yazamiyorum buraya ne zamandir. Hala kelimelerimi secerken sikinti yasiyorum.

Peki ben buraya ne yazacaktim? Aman bosverin yahu benim sozlerimi, sadece acin Depeche Mode dinleyin (Ben oyle yapiyorum su an). Biraz derinlesmek icin Martin L. Gore sozleri gibisi yok! Hem belki boylece kelimelerim geri gelir.

En iyisi favori Depeche Mode sarkimin linkini verip uykumu aramaya devam edeyim ben.

Sunday, July 3, 2011

and they have escaped the weight of darkness..


3055 by Olafur Arnalds

Sadece dinleyin istedim. Bir gun ihtiyaciniz olabilir diye..

Thursday, June 30, 2011

Somewhere Only We Know


Bugun, haftanin derslerini bitirdikten sonra fotograf makinemi alip kendimi Cambridge sokaklarina vurdum. Bir suru fotograf cekerim diyordum ki, birden karsima Harvard Square Theatre cikti. Ve ustunde kocaman Cars -hastasiyim!- animasyon filminin afisi! (Ustelik 3D!) Neyse lafi uzatmiyorum, bi solukta kendimi elimde misirla filmi izlerken buldum.

Film baslamadan once, Turkiye'deki adet gibi, uzuun, upuzuuun bir reklam bolumu izledik. Gelecek program, yeni filmler, ev araba reklamlari vesaire vesaire ile tam sikintidan patlayacaktim ki, karsima Winnie The Pooh fragmani cikti! Filmi geliyormus! Cocukluk anilarimi gozumun onune dusuruveren Winnie'yi gorunce, gozlerim dolu dolu bir sekilde "Yuppi!" deyiverdim. Tum salon benim gibi duygulanmisti. Fakat bir kac saniye sonra fragman harika bir muzikle devam etti: Somewhere Only We Know!

Kucuklugumun o ilik ve samimi anilarina bogulmus, Winnie'yi ne kadar ozledigimi animsarken dusunuverdim; bu film icin secilebilecek daha iyi bir "soundtrack" olamazdi!

Allahim, bu sarkiyi ne kadar, ne kadar, ne kadar cok seviyorum ben!

BritPop gruplarinin yuzde doksanina hayranim. Cogu zaman Brtitish olduklarini duymak bile yetiyor. Fakat Keane'in yeri cok ayri yahu!

Hasili, filmi izledim. Cok guldum. Cok eglendim. Salondan ayrilip bir kac fotograf daha cektim sokaklarda. Biraz yuruyus yaptim. Odamdayim simdi. Lakin...

Lakin aklim hala o sarkida! Caliyor icimde bir yerlerde. Hic durmayacakmis gibi, uzun suredir gormedigim bir dost gibi sicacik sesleniyor.

Aslinda bu grubun her parcasinin her kelimesi beni cok ama coook uzakta bir yerlere goturuyor. Sicak, sakin, yesil bir yerlere, bildigim, tanidik yerlere. Hep dinleyip, hep gidesim var oralara. Winnie ile Tiger'in oldugu diyarlara. Tipki kucuklugumde oldugu gibi. Tom Chaplin'in sesi kulagimda:

And if you have a minute, why don't we go

Talk about it somewhere only we know?
This could be the end of everything
So why don't we go somewhere only we know?
Somewhere only we know..

Wednesday, June 15, 2011

Anti Kahraman Kadin

Olay sarkilar ve olay kliplerin sahibi. Her turlu otoriteyle kavgali. Asi. Kovulmayi (aforoz edilmeyi) yasam tarzi belirlemis. Dinlenmek ve yaslanmak nedir bilmez. 2 numara olmayi asla sindiremeyen, skandallari siradanlastiran. Italyan. Anti kahraman. Madonna.

Hirs kupu, basari abidesi bu kadin neredeyse 3 kusaktir kendini dinletiyor. Insanlari kendinden konusturuyor, zirveden hic bir sekilde inmeyecegini haykirircasina yaslanmiyor, enerjisinden bir gram kaybetmiyor.



Gecen gun alma kararini verdigim Celebration albumunu dinlerken tam olarak bunlari dusundum. Su an ben nasil Love Profusion'u dinliyorsam, annemle babam da Like A Virgin, La Isla Bonita, Vogue gibi sarkilarini dinledi zamaninda.

Donem donem, belli kisilikleri uzerinde bir elbise gibi tasiyan bu kadin kitleleri pesinden bu sekilde surukleyebilmis. Elbise degistirir gibi dis benligini degistirmis. Kimi zaman bir seks ikonu, bazen asi, masculin ve Italyan genc, kimi zaman duzene bas kaldiran, ozgurluk ve esitlik icin bagiran bir protest, hatta bazen de herkesin sevgilisi efsanevi lady Eva Peron.

Bunlardan hangisi Madonna'ydi? Bu soruyu ne kadar cok sorduk bilinmez. Belki de hepsiydi, ya da hic biriydi. Madonna'ya dair emin oldugum karakteristik tek ozellik "hirsli ve guclu" olmasi. Bana gore su ana dek pop tarihinde yer edinecek harika sarkilara imza atmis. Unutulmayacak sozler yazmis, besteler yapmis fakat ne yaptiysa hep en iyisini, en farklisini yapmaya calismis..Her zaman en iyilerle calismayi prensip edinmis. Bu titizligiyle kazandigi her basariyi sonuna kadar haketmistir. Iste, bana gore Madonna Louise Ciccone'yi Efsanevi Madonna yapan ve 58 dogumlu olmasina ragmen su an bile hala onu dunyanin dort bir tarafinda dinleten sey de budur!

Vatikan onu istedigi kadar aforoz etsin, Like a Prayer yapilmis en muhtesem sarkilardan biridir ve klibinde verilmek istenen mesajlar da oldukca zekicedir.


Teenage Pregnancy uzerine su ana dek milyon tane sey soylenmistir, fakat hic biri Papa Don't Preach kadar herkese ulasamamistir. Klibindeki "Italians do it better!" mesaji ve sarkinin introsu hep icimi bir hos yapar. Vogue gibi bir sarki ve klibi hala bir efsanedir, Lady Gaga istedigi kadar cabalasin, Madonna'nin buradaki ihtisaminin yanina bile yaklasamayacaktir.



American Life gibi protest bir sarki ile Bush ve yonetimine kim onun gibi ayar verebilmistir ki? Hele ki La Isla Bonita... Ray of Light gibi bir album bir daha gelmeyecektir belki de! Music, Hung Up, Celebration, 4 Minutes tartismasiz bir sekilde su ana dek yapilmis dans muziklerinin en iyileri arasinda.

Insanlarin tabulastirdigi her seye dokunup bozmayi gorev edinmis bu anti kahraman Italyan kadin, ne yaparsa yapsin en iyisini yapmaya bu kadar cabaladigi icin belki de "tum zamanlarin en cok kazanan kadin sanatcisi" olarak tarihe gecti. Yaptigi evlilikler, bosanmalari, evlatliklari ya da cocuklari, skandal hareketleri. Hicbiri umrumda degil. Bir suru nefret edeni olsa da, isini bu kadar kaliteli yaptigi icin ona hep hayran olarak kalacagim. En az dinledigim muzik turu olan POPa deger katan, on dislerinin arasindaki kilometrelik mesafesi bile karizmatik olan bu kadina saygi duyuyorum.


Albumlerin her biri yapimci yonunden, artwork kismina kadar kaliteli, saygi duyulasi. Ozellikle Confession on a Dance Floor album kapaginin (yukaridaki resim) gorselligine hayranim!

Hakkinda kim ne derse desin, gelecek kusaklar onu, su yasadigimiz donemlerin efsanevi pop kralicesi olarak hatirlayacak! Ben de onu en cok su videosundaki ihtisami ile hatirlayacagim:

Vogue - Madonna

Thursday, May 19, 2011

only band that matters

The Clash'den bahsediyorum. Bir donem "anlamli tek grup" adini almis, Train in Vain, Rock the Casbah, London Calling gibi kult sarkilarin yaraticisi olan efsanevi punk grubundan.



Punk ve fazlasiyle klise siyasi soylemleri uzerine olmayacak bu yazi, sizi temin ederim. Politikanin yanindan bile gecmeyecek. Bu yazida sizlerle paylasmak istedigim sey samimiyetle muzik yapmanin kaliciliga giden en kestirme yol oldugu. London Calling, Combat Rock gibi albumler icindeki bir cok parca ile The Clash uyeleri iste bunu kanitladilar bize. Hatta oyle kanitladilar ki, The Sex Pistols'un on grubu olarak taninmaktan, "only band that matters" olarak bilinmeye terfi etmeyi basardilar.

Punk'i oldurdukleri soylense de, Sid Vicious tarafindan agir elestirilere maruz kalsalar da, yaptiklari albumler dunya capinda basarilar yakaladi, tarihe adini yazdirdi. Mesela, 2003 yilinda London Calling, Rolling Stones dergisi tarafindan gelmis gecmis en iyi 500 album icerisinde 8. siraya yerlesmistir. Joe Strummer ve Mick Jones'un unutulmayacak sesleri bir tarafa, enstrumanlarinda virtuoz olmasalar da samimiyetle icra ettikleri bu muzikler, The Clash'i bu noktaya getiren sey oldu.

Zamanindan gunumuze kadar kaderi The Sex Pistols ile kiyaslanmak olan bu gruba bambaska bir ilgi/alakam var benim. Bir zamanlar ulkemizde meshur London Calling albumleri yok gibiydi. Rolling Stones'un yukarida bahsettigim 2003'te London Calling'i kutsamasindan (en iyi 500 album - 8. sira) sonra bu efsanenin ozel album seklinde CD raflarinda yerini almasi basimiza gelecek en iyi seylerden biriydi. Albumu aldigim gunu hatirliyorum. Universiteye girdigim yazdi sanirim. "Special Edition" olmasi sebebiyle o zamanki ogrenci butcemi ciddi sarsacak bir fiyat etiketine sahip olmasina ragmen bir solukta satin almistim! Bir an once acip dinlemek icin eve kosarak gitmistim. Albumun icinde en ozel konser goruntulerinin oldugu bir DVD ve editlenmemis studyo kayitlarindan olusan baska bir CD daha vardi.


(Paul Simonon'un sahnede bas gitari kirarkenki su pozu bu albumle beraber tum Punk zamaninin efsane figurlerinden biri oldu)

O gunden beri bu albumu cilginca dinliyorum. Spanish Bombs, Hateful, Death or Glory, Jimmy Jazz... Bu sarkilarin hepsi aklimda farkli anilarla kodlanmis saklaniyor. Ne zaman sikilsam su hayat mesgalesinden Hateful ve Jimmy Jazz'i son ses dinler ve tum komsulari rahatsiz ederim. Yururken Train in Vain, markete giderken Lost in the Supermarket, sinirlenince Guns of Brixton, havanin guzel oldugu zamanlarda sahilde hoplarken Revolution Rock, sabahlari yataktan kalkmak istemezken Rudie Can't Fail, bazen evde ailecek Should I Stay or Should I Go Hele ki Death or Glory!


Joe Strummer

Yer yer sesinin detone olusuna hayran oldugum zat-i muhterem Joe Strummer ile eger cennete gidersem ayni sahneyi paylasmak ve kendisiyle bagira bogure su sarkiyi soylemek istiyorum dostlarim:

(Death or Glory - The Clash / kaynak: Youtube)

The Clash ismi, apayri bir tarz ve duygunun temsilcisi olarak muhtemelen torunlarimiza bile kalacak! Punk'in olmesi/dirilmesi umrumda bile degil. Kimsenin de olmayacak galiba.

Sadece sunu soracagiz belki de samimiyetle (belki de biraz 'protest' bir sekilde):

"How death or glory becomes just another story?"

Thursday, April 28, 2011

icelandic

Zaten Sigur Ros u severdim. Ama bu aralar, Sigur Ros ve biricik solisti Jonsi başta olmak üzere, daha bir seviyorum Izlanda müziklerini. Sözlerinde ne dediğini anlamasam bile, bu korkunç derecede soğuk ülkenin bir avuç nüfusundan bu denli sıcak ve neşeli şarkılar çıkabiliyor olması beni şaşırtıyor.

Evde tıkılıp kalmış bir şekilde, çamaşır-yemek-ütü derken Vaka, Vid Spilum Endalaust, Hoppipolla dinlemek değişik ve de eğlenceli.. Hani böyle insan monotonluğa bağlamışken (aynı benim bu aralarki vaziyetim gibi) dinlediği müziğin ayrıntılarını daha iyi keşfedebiliyor. Ayrıca Sigur Ros un uzaylı sesli solisti Jonsi bu sene muhteşem bir album çıkardı. Içinde bu aralar reklam müziği olarak da duyduğumuz "Go Do" adlı bir parça var ki insanı başından sonuna kadar neşe bombasına tutuyor sanki. Aynı neşeyi başka bir izlandalı grup Benni Hemm Hemm de de bulabiliyorum. Ilginç, dediğim gibi, soğuk ülke, ama sıcak müzik..

Bu arada, geçen günlerde keşfettim, Björk'ten Gloomy Sunday dinlemek ne kadar enteresan ve de güzel bir deneyimmiş, Billie Holiday den dinlemeye alıştıktan sonra. Ya da bir Olafur Arnalds dinlemek! (Kendisine ekşi sözlükten çok sevdiğim(!) bir yazar "rüyaları besteleyen müzisyen" olarak bahsetmekte, hoşuma gitti bu ifade) Bu kadar tatlı ve yumuşak bir müzik olabilir mi?! Klasik melodileri birazcık teknoloji ile karıştırıp bambaşka ezgiler çıkartıyor adam. Bu arada, bu şahsiyet 1987 doğumludur, onu da belirtelim.

Kısacası, tavsiye ediyorum. Evet. Izlandalı sanatçılarda, belki de o coğrafyanın getirmiş olduğu bambaşka bir ruh hali var. Ve bu hal, yaptıkları müziğin en incelmiş yerlerine kadar sızmakta ve beni de bambaşka diyarlara götürmekte.

Sizi de götürsün.

Wednesday, April 27, 2011

Kronik Yorgunluga Deva, Yumusacik Vokaller..

Itiraf edeyim, guclu sesleriyle ortaligi kasip kavuran vokallerin donemi benim icin gecti. Girtlak yapisi, soprano sesi, muhtesem vibratolari derken beynim yorulmus artik. Simdi canim soft vokaller cekiyor hep. Yumusacik, neredeyse sessiz, huzur dolu, sakin ve de simarik vokaller dinlemek istiyorum.

Tipki Nouvelle Vague, Mojave 3, Mazzy Star solistleri gibi. Oyle guzel, oyle dingin sesleri var ki hatunlarin. Belki de sabahlara kadar Hope Sandoval'dan Blue Light dinleyebilirim.. ya da Fade into You (kesinlikle en sevdigimdir!)


Hope Sandoval (Mazzy Star)

Hele ki Nouvelle Vague'in sesleri kadar kendileri de guzel hatunlari! Yumusacik seslerinin o tam kivamindaki Fransiz aksanlariyla birlesip harika bir dinleyis zevki verdigi "cover" parcalar...

Hic sevmedigim sarkilar bile Nouvelle Vague soyleyince muhtesem bir hale geliyor. In a Manner of Speaking, This is Not a Love Song, Just Can't Get Enough... bunlarin hepsi muhtemelen ipod'umdan hic silinmeyecek ve her yorgun gecirdigim gunun aksaminda kulagima fisildayip yorgunlugumu alacak sarkilardandir..



Bu aralar muptelasi oldugum, bende takinti haline gelen sarkiyi sizlerle paylasmak istiyorum:

(youtube'dan alinmistir)

Bu kadar sakin, yumusak bir hatun sesini dinleyince insanin yorgunlugu kalir mi ki? Eger siz de kendinizi benim gibi kronik yorgunlardan sayiyorsaniz bu eserleri bir yere not edip bol bol dinleyin derim.

Monday, February 21, 2011

Okunasi seyler - 1

Ozellikle Turk Muzigi'ne ve makamlara ilginiz varsa size tavsiye edebilecegim, kutuphanemde bulunmasindan mutluluk duydugum kitaplar var:

1-Osmanli Muzigini Okumak (Nesriyat-i Musiki): Sevgili hocam, Gonul Pacaci'nin binbir emekle hazirlamis oldugu, Nesriyat-i Musiki Sergisi'nin tum icerigini, teknik detaylari ile kapsayan, son derece zengin bir gorsellige sahip, her musikisinasin kutuphanesinde bulunmasi gereken bir kitap. 2010 Kultur Ajansi isbirligi ile basilan bu kitabi su an piyasada bulmak zor. Fakat zannediyorum ki, cok yakin bir zamanda tekrar basilip, satilmak uzere sahaflarda yer alacak. (Sergi acilisinda kitaba sahip olma firsatim oldu, cok sukur!)



2- Necdet Yasar Anilar-Dostlar: Bu kitabimiz, Tanburi Cemil Bey uslubu ile yasayan en iyi tanburi olarak kabul edilen hocamiz Necdet Yasar'in hayatini, anilarini anlatmakta. Gonca Tokuz tarafindan duzenlenmesi yapilmis bu kitap Tanburi Cemil Bey'den beri gelmis olan buyuk Musiki Ustadlarimizi ve onlarin konu oldugu olaylari da anlatmakta. Kitabin sonunda Necdet Bey'in en onemli taksimlerinden kayitlari iceren bir CD de var. Resimler ve hikayelerle suslu bu kitap son donem musikimizin gelisimine isik tutuyor.


3-Turkish Music Makam Guide: Ingilizce olmasina ragmen dilinin sadeligi ve ogretici bir usluba sahip olmasiyla, nazariyat hakkinda bilgi edinmek isteyen herkesin elinde bulunmasi gereken bir kitap. Incesaz'dan tanidigimiz Tanburi Murat Aydemir'in nazariyat notlarini gelistirmesiyle ortaya cikan bu kitap, Istanbul 2010 Kultur Ajansi isbirligi ile cikartilmis. Ayrica kitabin arkasinda, makamlarla ilgili teorik bilgileri ogrendikten sonra pratik yapmamiza yardimci olabilecek, ogretici taksimler iceren iki CD de mevcut.

Friday, January 21, 2011

Reckoner

Reckoner, hayatimin sonuna kadar bikmadan Radiohead dinleyecegimin garantisidir. Muzigin tanrisal tinilara ulasabildigini dusundugum uc bes eserden birisidir. Insani bambaska dusuncelere, adim atilmamis fikirlere surukler.

In Rainbows albumunde yedinci sirada. Daha baska versiyonlari da varmis ama In Rainbows versiyonu apayri! Ilk dinledigimde soka girmistim. O an dusunebildigim tek sey bu sarkinin gelmis gecmis en sofistike sarki olduguydu. Baskin perkusyonlariyla size oyle bir ritim duygusu verir ki, hem cok yabancisinizdir bu ritme, hem de cok tanıdıksınızdır. Rahatsiz olmakla, tatmin olmak arasinda gidip gelirsiniz o zil sesleriyle.

Beni bu sarkida buyuleyen ikinci dehsetengiz sey ise yumusacik gitar rifleridir. "Thom Yorke, sen bir dahisin!" diye cigliklar atarken icimden, "bir sarkiya sefkat duygusu katabilmenin yolu varmis demek ki" diye dusunurum saskin saskin her dinleyisimde. Thom Yorke bu sarkiyi yaparken RHCP gitaristi John Frusciante'nin etkisinde oldugundan bahsetmisti yanilmiyorsam. Zaten, RHCP'yi bana gore sevilebilir kilan seylerin yuzde doksani John Frusciante'ye aittir. Onun "airy" gitar melodilerine Reckoner'da da rastliyoruz.

Sarkinin sonuna dogru duydugumuz yaylilar da Jonny Greenwood'un alamet-i farikasi. Mucizenin sonuna mucizevi bir bitiris.

Bikmiyorum bu sarkidan. Bikamiyorum. Senelerdir, ipodumda silinmeyen tek sarki. Gercekten kendi AYima yapacagim her yolculukta dinledigim sarki. Benim yolculuk sarkim! Her dinleyiste ayni siddetle sarsilir mi bir insan!? Ben sarsiliyorum.





(Ayrica canli olarak en basarili buldugum performans icin: Reckoner - Radiohead (From the Basement))