Friday, November 26, 2010

Who is the Walrus?

"I like the Walrus best," said Alice, "because you see he was a little sorry for the poor oysters."
"He ate more than the Carpenter, though," said Tweedledee. "You see he held his handkerchief in front, so that the Carpenter couldn't count how many he took: contrariwise."
"That was mean!" Alice said indignantly. "Then I like the Carpenter best—-if he didn't eat so many as the Walrus."
"But he ate as many as he could get," said Tweedledum.
This was a puzzler. After a pause, Alice began, "Well! They were both very unpleasant characters—"

**************************************

İnsan kendini psychedelic şarkılarda fena kaybedebiliyor bazen. Darmadağın karakterimden kaynaklanıyor olmalı ki, üzerime çok oturuyor o saçmasapan sözler, notalar, ritimler bağımlılık yapıyorlar doktor bey.

Ve hayatımda dinlediğim en psychedelic şarkı, John Lennon'ın yazmış olduğu "I am the Walrus" adlı Beatles şarkısıdır! "Lucy in the Sky with Diamonds" ile rekabet halinde, en sevdiğim Beatles şarkıları arasında ilk sırada.

Lewis Carroll ilginç bir adam. Alice'i, yani bizleri ne güzel eğitiyor bir şiirle (The Walrus and The Carpenter şiiri). Anlaşılan Lennon'ı da eğitmiş zamanında ki "I am the Walrus" gibi muhteşem bir şarkı çıkmış ortaya. Tüm şiiri anlamış Lennon. Walrus'u da.

"Hello Goodbye - B-side" olarak piyasaya sürülen bu şarkı, aslında Carroll'un şiiri gibi önemli bir şeyler söylemeye çalışıyor, ama şiirden farklı olarak, karmakarışık bir yolla yapıyor bunu. Tıpkı "Lucy in the Sky with Diamonds" gibi. Düşünüyorum da, buradaki Lucy benim, peki ama Walrus kim?!

Görünen o ki, Lennon da sorgulamış bu durumu, "o zaman kim bu Walrus?" diyerek. Önce "Paul olmalı" demiş, sonrasında ise kendisine saklamış bu payeyi. (Ne paye ama!) Neyse, konuya daha fazla dalmadan şarkıyı bir dinleyelim bakalım.

Oasis bu şarkıyı çok güzel "cover"layanlardan. Yanılmıyorsam "Masterplan" albümünde yayınlanmıştı. Aşağıdaki video ise 2002 yılı Berlin konserinden.




(Ah be, videoyu tekrar izleyince şu iki zevzek kardeşi ne kadar özlediğimi farkettim. "Noel kardeşler kavga ederler ama ayrılmazlar hiç, bize kıyamazlar" diyorduk. Ama kıyarlarmış.. -çok dertli yüz ifadesi-)

Oasis versiyonunun dışında sizlerle Jim Carrey (Evet, en sevimli şebek aktör olan Jim Carrey'den bahsediyorum) versiyonunu da paylaşmak isterim. Beatles "cover"larının bulunduğu "In My Life" adında bir albüm için kaydedilmiş. Gerçekten çok başarılı bulmuştum ben. Buyrunuz:

(psychedelic aktörden psychedelic şarkı)

Bu şarkıyı böyle Jim Carrey gibi ağzımı yamultarak söylemek çok zevkli. LSD moduna uçuveriyor insan bir kaç nakarattan sonra. (şaka!)

I am the eggman, they are the eggmen, I am the walrus!

Doğası gereği karmakarışık sözler. En güzeli aslında.

Bir gün Lennon'ın eski okulundan bir öğrenci, Lennon'a bir mektup yazıyor ve o mektupta edebiyat öğretmenlerinin Beatles şarkılarının sözlerini analiz ettirdiğinden bahsediyor. Lennon da bunun üzerine abuk subuk sözleri analiz etmenin daha eğlenceli olacağını düşünerek yazmaya başlıyor. Lewis Carroll'un şiiri, okulda söyledikleri "Dad Dog's Eye" adlı tekerlememsi bir şarkı ve benzeri alakalı-alakasız şeyleri düşünürken şu sözler çıkıyor ortaya:

I am he as you are he as you are me and we are all together.
See how they run like pigs from a gun, see how they fly.

I'm crying.

Sitting on a cornflake, waiting for the van to come.

Corporation tee-shirt, stupid bloody Tuesday.

Man, you been a naughty boy, you let your face grow long.

I am the eggman, they are the eggmen.

I am the walrus, goo goo g'joob.


Mister City Policeman sitting

Pretty little policemen in a row.

See how they fly like Lucy in the Sky, see how they run.

I'm crying, I'm crying.
I'm crying, I'm crying.
Yellow matter custard, dripping from a dead dog's eye.

Crabalocker fishwife, pornographic priestess,
Boy, you been a naughty girl you let your knickers down.

I am the eggman, they are the eggmen.

I am the walrus, goo goo g'joob.


Sitting in an English garden waiting for the sun.

If the sun don't come, you get a tan

From standing in the English rain.

I am the eggman, they are the eggmen.

I am the walrus, goo goo g'joob g'goo goo g'joob.

Expert textpert choking smokers,

Don't you thing the joker laughs at you?

See how they smile like pigs in a sty,

See how they snied. I'm crying.
Semolina pilchard, climbing up the Eiffel Tower.

Elementary penguin singing Hari Krishna.

Man, you should have seen them kicking Edgar Allan Poe.

I am the eggman, they are the eggmen.

I am the walrus, goo goo g'joob g'goo goo g'joob.


(Özellikle "Lucy in the Sky with Diamonds"a yapılan gönderme beni benden alır.)


İşte böyle muhteşem bir şarkı olarak doğuvermiş "I am the Walrus". Yine de Beatles'ın neden bu şarkıyı hiç canlı söylemediğini merak ediyorum. Belki de, Walrus'ların alınganlığı tutmuştur. (Söz konusu Walrus'lar için bknz. John Lennon, Paul McCartney.)

Her neyse, konu falan kalmadı. Saat de gecenin bir körünü gösteriyor zaten. İstemiştim ki, şu güzelim şarkı hatırlanıversin, çünkü fazlasıyla değiyor hatırlanmaya yahu! Ve şu an anladım ki, benim kelimeler kaçışmaya başladı köşe bucağa, toparlayamıyorum.

Yine de bir sonuca bağlayacak olursam: Aslında herkes Walrus, herkes Carpenter.. İkisi de olmak kötü. Bundan daha da kötüsü şu ki; alternatifimiz yok! İllâ ki ikisinden biriyiz. Zaten benim de Lucy falan olduğum yok.

O zaman haydi hep beraber: "Goo goo goo joob!"

Saturday, November 13, 2010

Love has no price, life has no price

Love has no price, life has no price
Who's selling it?
Who's buying it?
Who's taking it to auction?

Love has no price, life has no price
Who ever has it, gives it with a look, with a kiss
If you have a little love, give me some to sweeten my life

Love has no price, honour has no price


kaynak: youtube

Thursday, November 11, 2010

Garip Meyve ve Allahın Belası Pastoral Manzara

<<‘Pastoral manzara ne demek, Bayan Holiday?’ Billie’nin yüzünü zalim bir ifade kaplar. Sesinde bir küçümseme sezilir adeta: “Pastoral mı ne demek? Zırdelilerin zencileri öldürmesi demek. Senin gibi küçük bir zenciyi alıp, vidalarını söküp lanet gırtlağından içeri tıkmaları demek... Allahın belası pastoral manzara bu demektir işte..>> *

Strange Fruit. Geçen gün derste Billie Holiday'i işlerken, bu şarkının üzerinde durduk bolca.. Bütün hüznü-nefreti-karmaşıklığı ile öyle direk yorumluyor ki Billie Holiday bu şarkıyı, dinlerken bütün duyguyu hissediyor insan.. sadeliği.. Tipik Billie Holiday tarzıdır bu aslında. God Bless the Child, My Man şarkıları gibi Strange Fruit da bu hassasiyetle seslendirilmiş, kayıtları elimize ulaşmış. Fakat ben size farklı bir kayıttan bahsedeceğim şimdi. Derste daha önce izlemediğim bir Strange Fruit kaydı izleme şansı bulduk. Youtube'da da olmasına rağmen gözümden nasıl kaçtığına şaşırıyorum. Ben bu videoyu izledikten sonra bambaşka şeyler yaşadım.

Daha önce bu şarkının sözlerini bu kadar derin bir şekilde anlamaya çalışmamıştım defalarca Billie Holiday'den dinlemiş olmama rağmen. Evet, bu şarkı gelmiş geçmiş en protest şarkılarından biriydi Amerika'nın. Zencilere yapılan zulümden bahsediyordu, evet. Ama bu kadarını bilmiştim ben hep.. ta ki derste şu videoyu izleyene kadar:



Yüksek seste, odaklanarak izlenmesi tavsiye edilir.

Billie Holiday bu videoda hastadır. Bağımlısı olduğu uyuşturucu ve alkol sayesinde sesi son derece kırçıllaşmış, eski güzelliğini yitirmiştir. Bu hali son dönemlerine aittir zaten. Şu performansından kısa bir zaman sonra hastaneye kaldırılmış, girdiği bir koma sonucu da vefat etmiştir. Galiba teşhisi siroz. Zaten zorluklar içinde geçmiş olan bir hayatı zorlukla da sonlandırmış böylece.

Konu Billie Holiday'in nasıl öldüğü değil aslında ama bunları şunun için söylüyorum; sağlık ve ruhsal durumunun da etkisi ile hatun, öyle bir hali yansıtıyor ki şarkıyı söylerken, gözlerim doluyor, yutkunma sıkıntısı yaşıyorum, varlığımdan rahatsız oluyorum, utanıyorum ve içimden "bunu anlatmalıyım! izlettirmeliyim!" tarzında yeminler etmeye başlıyorum. Şarkının söylemek istediği her şeyi artık bir bir anladığımı farkediyorum. Gerçekten neyi anlattığını.. Ne demek istediğini.. Kelimeler çarpıyor suratıma.. anlıyorum onları ve içim yanıyor!

ve ben şu an sizin de içiniz yansın diye bunları yazıyorum.

southern trees bear strange fruit,

blood on the leaves and blood at the root,
black bodies swinging in the southern breeze,
strange fruit hanging from the poplar trees.

pastoral scene of the gallant south,
the bulging eyes and the twisted mouth,
scent of magnolias, sweet and fresh,
then the sudden smell of burning flesh.

here is fruit for the crows to pluck,
for the rain to gather, for the wind to suck,
for the sun to rot, for the trees to drop,
here is a strange and bitter crop.

Ve sonra şu resimlere rastlıyorum.. tüm parçalar yerine bir bir oturuyor..


(scent of magnolias, sweet and fresh, then the sudden smell of burning flesh.. / manolya kokularına, tatlı ve taze.. aniden karışır bir kavrulan bedenin kokusu..)



burada bir parti var.. linç partisi..
zorla ağaca asılan, delik deşik yanık bir vücudun garipliği var.
sırf siyah olduğu için.. yaka paça sürüklenip asılan bir adam var..
insan var bir tane
bir de öyle görünenler..
dikkatli bakın resme..
bu resimde POZ var.

bu resimde bir gariplik var..


*Bu paragraf ve paylaşılan resimler Strange Fruit üzerine yazılmış, Seda Binbaşgil'e ait etkileyici bir yazıdan alınmıştır.Tamamı için tıklayın.

Saturday, November 6, 2010

Henry Mancini Efsanesi


Siz de benim gibi film müziklerinin kurduysanız, Henry Mancini'yi mutlaka bilirsiniz.

Kaç kere Grammy almıştı? O kadar çok ki, sayısını zaman zaman kendisi bile unutmuştur bence! (Evet şimdi kontrol etmek için baktım da 20 taneymiş! Ayrıca Grammy Yaşam Boyu Başarı Ödülü ve Akademi Ödülleri de var!)

Pembe Panter'e "The Pink Panter Theme" ile hayat veren adamın ta kendisidir aslında Enrico Nicola Mancini. Öyle canlı hale gelmiştir ki o bildiğimiz melodi ile Pembe Panter, ne zaman bir yerde kulağımıza o müzik çalınsa aklımıza Inspector Clouseau gelir. Dedektif moduna geçeriz, yürüyüşümüz bile değişir..

Romeo ve Juliet için yazmış olduğu Love Theme bir dönemin aşk müziği olup çıkmıştır. Yeşilçam yönetmenleri her türlü duygusal sahnenin arkasına bu temayı koyar olmuş.. o dönemin insanları ne zaman bu müziği duysa içleri kan ağlamış.. hüzünlü ama mağrur Cüneyt Arkın ile, yorgun ve aşık Filiz Akın'ı akıllarına getirir olmuş mesela.

Gerçekten bir dönemi oldukça etkilemiş bir müzisyenden bahsediyorum. Evet, çoğunlukla film müziği yapmıştır. Ama o filmler, Mancini'nin müzikleri sayesinde etkilemiştir tüm dünyayı. Tabuları yıkmıştır, çünkü; görsele tapan dünyaya, işitsel etkileyiciliği ispatlamıştır!

Bir Moon River'ı vardır ki.. O çok sevdiğim Audrey Hepburn filminin müziğidir. Dönemin meşhur sanatçılarının her birinin seslendirdiği, bir hit, bir standart haline gelmiştir. Hâlâ etkileyici, hâlâ vurgulu ve hâlâ taptaze kalabilen bir eser meydana getirerek dünyaya verebileceği en güzel hediyeyi vermiştir bana göre Henry Mancini, Moon River ile...

oh dream maker.. you heart breaker! whereever you're going I'm going your way..

Oscar'ı bu eseri ile almıştır. Breakfast at the Tiffany's Moon River ile daha da unutulmaz olmuştur. Hele ki, Audrey Hepburn'ün o buğulu, toy fakat bir o kadar da etkileyici sesiyle Moon River'ı söylediği sahne yok mu!? Ah, işte o sahnede kim rüyalara dalmaz ki!? Buyurunuz o sahne:



İşte böyle bir müzisyen, Henry Mancini.. Sayısız filme temel olmuş, etkileyici notaların babası! Cleveland, Ohio doğumlu bir Amerikalı olarak görünse de, İtalyandır O yahu! Her şeyiyle İtalyan! Tutkusuyla İtalyan, sözleriyle İtalyan, vurgularıyla İtalyan.. (bknz. İtalyan=çekici)

Julliard'da bir sene okumuş ve bir çok meşhur müzisyen gibi okulu bitirmeden bırakmıştır (orduya yazıldığı içindi sanırım). Fazla zekidir. Bir müzisyende başarıyı yakalayabilecek her türlü donanıma sahiptir kısacası. Bu sebeple Universal Picture onu müzik departmanının başına geçirerek o dönemde altın yumurtlayan tavuğu bulmuş kadar hayırlı bir iş yapmıştır! Peş peşe filmlerle gelen peş peşe müzikler, temalar... MGM de nasibini almıştır bu altın yumurtalardan.. Peter Gunn Theme ile mesela.

Sunflower, Baby Elephant Walk, Charade, The Days of Wine and Roses... ve daha sayamadığım niceleri ile aklıma kazınmış efsane bir adamdır Henry Mancini. Mutlaka bilinmesi hatırlanması gereken evladiyelik müziklerin yaratıcısı... Bir daha onun gibisi gelebilir mi acaba?

Ya da gelirse ben görebilir miyim ki?