Wednesday, December 29, 2010

BUTMK Korosu ve Sazendeleri ile yine bir donem sonu..

Ne heyecan! Yarin biricik kulubum (BUTMK) yine muhtesem bir konsere ev sahipligi yapacak. Mezun olmaya boyle yaklasmisken, icim buruklasiyor artik konser onceleri. Bu burukluk ile cocuksu bir sevinci ayni anda hissediyor olmak ilginc.

Coktandir geleneksel hale gelmis olan Donem Sonu Konserleri'ne bu sefer icerik olarak, Munir Nurettin Selcuk eserlerini sectik. Konserin ilk bolumunde kulube gonul vermis Sazendelerimiz cesitli ustadlarin saz eserlerinden icralarda bulunacak. Ikinci bolumde ise Munir Nurettin Selcuk eserleri ile Koromuz (solo ve koro olarak soylenecek eserler ile) muhtesem bir muzik ziyafeti verecek.

Umuyorum, hepimiz icin eglenceli ve zevk dolu bir konser olur!

Konserde icra edecegimiz eserlerin bir kismi ile sizi basbasa birakayim madem:


Tuesday, December 14, 2010

Paul Desmond ve Audrey Hepburn

Parçanın ismi 'Audrey'.

Paul Desmond, Audrey Hepburn'e bestelemiş bu şarkıyı. Bu sessiz, "introvert" alto saksafoncu, zamanında, Audrey Hepburn'e aşıkmış meğer!

Tarih altmışların başı. Paul Desmond, üyesi olduğu Dave Brubeck Quartet ile New York'taki bir kulüpte çalışıyorken, her akşam aynı saatte dışarı kaçar, caddenin karşısında durup sigarasını yakar ve orada dakikalarca beklermiş. Bir yere kıpırdamadan öylece durur, sigarası bitince bir adım daha ileri atmadan, gerisingeri kulübe, arkadaşlarının yanına dönermiş.

Sonradan Desmond'un arkadaşlarından öğreniliyor ki; o kulübün karşısında (yani Desmond'un her akşam dikildiği yerin pek yakınında) Audrey Hepburn'ün o zamanlarda çalıştığı tiyatro varmış. Ve Paul Desmond her akşam dışarı çıkar, tiyatronun olduğu yere yaklaşır ve Audrey Hepburn ile karşılaşmayı planlarmış.

Fakat, cesaretini toplayıp Hepburn'ün yanına gidecek o adımı hiç atamamış. İşte o akşamların birinde, eve döndüğü bir vakit "Audrey" adlı eseri bestelemiş. 

Bilindiği kadarıyla, tarih bizi kandırmıyorsa eğer, Paul Desmond ve Audrey Hepburn hiç tanışmadılar. Ama bir teselli olarak anlatılan hikayeye gelecek olursam: Desmond öldüğünde, cenazesine gelen insanlardan biri de Audrey Hepburn imiş. Hepburn, Desmond'u anarken arkadaşlarına O'nun besteleri arasında en çok "Audrey"i sevdiğini söylemiş. Kulağında o melodiyle, bahçede çiçeklerle uğraşmanın ne kadar güzel olduğundan bahsetmiş, şarkının kendisine yazıldığından habersiz bir şekilde. Tabii sonrasında, Paul Desmond'un kendisine olan hislerinden haberdar olan arkadaşları, Audrey Hepburn'e gerçekleri anlatıvermişler.*

İşte, böyle bir hikaye.
Ve ben sabahtan beri kompalsif sorunları olan insanlar gibi durmadan "Audrey" dinliyorum. Bir kaç zaman önce mailime gelen bu isimsiz eserin "Audrey" olduğunu öğrenmek içimde bambaşka duygular uyandırdı. Bu şaşkınlıklarımın devamı gelecek mi acaba merak ediyorum? (Not: Sabahtan beri kendi kendime gülmemin bu gerçeği öğrenmemle uzaktan ve yakından alakası var.)

Söz konusu eser:

(video youtube'dan alıntıdır)

Kaynak: Take Five: The Public and Private Lives of Paul Desmond by Doug Ramsey

Saturday, December 11, 2010

Matthew Bellamy ve şizofren olma durumu


Üniversitede ilk iki yılım Matthew Bellamy ile geçti diyebilirim. Muse'un 'Muscle Museum', 'New Born' gibi şarkılarını lisedeyken bilirdik de, benim özellikle Matt'i derinlemesine tanımam üniversite hazırlık yıllarıma denk geldi (Kısaltıyorum ismini ve Matt diyorum, şizofrence samimileştim kendisiyle çünkü). Bu tanışma biraz geç oldu, evet, çünkü lisede kendisine ayıracak zamanım yoktu pek. Radiohead obsesyonu, Chris Martin romantikliği derken vakit kalmamış. Ve tabi başka başka şeyler de vardı. ama her neyse şimdi konumuz lise obsesyonlarım değil.

Bir gün Arnavutköy İskelesi'nden Bebek'e doğru hızlı hızlı yürüyerek okula yetişmeye çalışırken kulağımda 'Sing for Absolution' çalmaya başladı, ardından 'Butterflies and Hurricanes' ve 'Micro Cuts'.. birileri her nasılsa Muse şarkıları yüklemişti ipod'uma! Hala o şarkıların oraya nasıl denk geldiklerini bilmesem de, diyebilirim ki Matt bağımlılığım o gün başlamıştı! Hatırlıyorum da, boğazın o çılgın rüzgarının ritmi Micro Cuts'taki basın ritmi ile öyle dehşetengiz bir harmoni içindeydi ki. Matt'in o soprano çıkışları aklıma kazınmıştı! O gün defalarca, defalarca dinleyip durmuştum.

Ertesi gün Absolution albümü uzun uğraşlar sonrasında elime geçti. Bir hafta geçmeden de Origin of Symmetry. derken çılgınlık başladı.

Stockholm Syndrome'u ilk dinlediğim anı hatırlıyorum da, çarpılmıştım! i wish i could! şeklindeki o bağırışlar yok mu!! (Serap deliler gibi o sesi taklit etmeye çalıştığım zamanları hatırlar. Bir dönem onu Matt krizlerimle bıktırmıştım çünkü) Matt Bellamy'nin sesine 'Unintended'de zaten aşıktık da, benim kendisine çılgınlar gibi aşık oluşum 'Stockholme Syndrome' ile vuku buldu!

Ne aşk ama! Thom Yorke'a bile bu kadar takmamıştım. Psikolojiye merakım bu adamla depreşmişti mesela. Matthew Bellamy'nin bir dönem yazdığı şarkıların çoğu bir psikolojik hastalığa 'refer' eder. (bknz. Stockholme Syndrome, Space Dementia, Hysteria vs.) Sonradan acıyla öğrendim ki, adamcağızın uzun yıllardan beri peşinde koştuğu psikiyatrist bir hatun varmış (merak edenler için gereksiz ayrıntı verelim: sonra bu kızla nişanlandı sonra ayrıldı falan filan).

Yani bu adam, bir dönem hayatımın ortasına pat! diye düştü ve uzun bir süre de gitmedi. Ben de Muse ve Matthew Bellamy ile ilgili ne kadar kayıt, albüm vesaire varsa hepsini toplamaya başladım. Kısa bir süre sonra "Black Holes and Revelations" albümleri çıktı. Assassin gibi bir şarkıyla "kendinden geçmek" eylemini yaşadık. Sonrasında tüm müzikal açlığımı doyuracak ve beni tatmin edecek bir albüm daha çıktı meydana: The Resistance!

En sevdiğim tarzı işledi bu adam bu albümde. Yeni ezgileri klasik detaylarla modifiye ederek Exogenesis Symphony gibi bir şaheseri yarattı! Çoğu Muse hayranı Eski-Muse tarzına yönelik doyumsuzluklarından dolayı bu albümü pek beğenmemiş olsalar da, ben The Resistance ile Muse'a ve Matt'e daha çok saygı duydum. (Neyse, bu tartışmayı başka bir gün devam ettirmek isterim. Yoksa konu yine dağılacak.)

Matthew Bellamy'nin bu şarkının kapanışı için seçtiği şey, Chopin'in en muhteşem, en esrarengiz, en duygulu, en sevdiğim eseri Nocturne Op.9 E-flat Major olunca, benim bu adama aşık olmamam mümkün mü? (yoksa Nocturne op.9 size tanıdık mı geldi bir yerleden?)

Çılgın bir adam Matthew Bellamy, aynı zamanda romantik, hem aşık. hem de yetenek küpü! Gitarla muhteşem bir solo yaptıktan sonra koştur koştur piyanoya yetişip, orada da çılgın bir performans sergilemesi beni benden alıyor! Ayrıca o da enstrümanını sevişirmiş gibi çalanlardan. Aşağıdaki video Wembley Stadı 2008'deki performanslarından. Parça Butterflies and Hurricanes. Bir bakıyorsunuz gitarı inletiyor, sonra bir bakıyorsunuz parmakları birden Rachmaninoff yoğunluğunda piyano tuşlarını geziyor. Neyse, buyurun izleyin ve görün anlatmaya çalıştığım şeyi.



Ben İngilizleri sevmem aslında ama bu adamı ve neredeyse yaptığı her şeyi çok seviyorum... (bu sözü daha önce Beatles, Oasis, Radiohead, Keane, Coldplay gibi grupların üyelerinden ya da Alexander McQueen, Christopher Bailey, Hugh Grant veya Colin Firth'den bahsederken de söylemiş olabilirim.)

Ben bu adamı, 'Unintended'i söylerken çok duygulanıp herkesin ortasında ağladığı için, tüylerimi diken diken edecek incelikteki üst perdelere kadar sesini yükseltebildiği için, hysteria ve stockholme syndrome gibi sevdiğim anormalliklere şarkı yazdığı için, yeri geldi mi en arabesk sözleri kurabildiği için, piyano üzerinde o küçücük vücuduyla otorite kurabildiği için, Rachmaninoff sevdiği ve Como Gölü kıyısında yaşamayı seçtiği için, sevişir gibi gitar çalıp, çorap fetişisti olduğunu açıklayabildiği için ama en çok da bu kadar etkileyici bir şekilde "i wish i could" diyebildiği için çok seviyorum sanırım. (gitarist olarak yeteneklerine, arpej konusundaki ustalığına, yaratıcı rifflerine değinmiyorum bile!)

Ama siz onu sadece dinleseniz yeter. Benim gibi, anormal derecede çok sevmenize gerek yok (:

Bu arada buyurunuz size uyumadan önce dinlenesi şeyler:

Sing for Absolution - Muse live at Glastonbury (uyarı: bu şarkı insanı dibe çekmek gibi bir yan etkiye sahip)

Sonradan gelen bir düzeltme: Nedendir bilmem ama Endlessly'i unutuvermişim. Halbuki, en başta bahsetmem gerekirdi. Sözleriyle insanı çarpan, en dinlenesi Muse parçasıdır oysa. Hmm, şimdi düşündüm de, neden unuttuğumu biliyorum aslında (İpucu: "Repression - Defense Mechanisms"). Neyse, hatırlatan kişiye teşekkürler.

Friday, November 26, 2010

Who is the Walrus?

"I like the Walrus best," said Alice, "because you see he was a little sorry for the poor oysters."
"He ate more than the Carpenter, though," said Tweedledee. "You see he held his handkerchief in front, so that the Carpenter couldn't count how many he took: contrariwise."
"That was mean!" Alice said indignantly. "Then I like the Carpenter best—-if he didn't eat so many as the Walrus."
"But he ate as many as he could get," said Tweedledum.
This was a puzzler. After a pause, Alice began, "Well! They were both very unpleasant characters—"

**************************************

İnsan kendini psychedelic şarkılarda fena kaybedebiliyor bazen. Darmadağın karakterimden kaynaklanıyor olmalı ki, üzerime çok oturuyor o saçmasapan sözler, notalar, ritimler bağımlılık yapıyorlar doktor bey.

Ve hayatımda dinlediğim en psychedelic şarkı, John Lennon'ın yazmış olduğu "I am the Walrus" adlı Beatles şarkısıdır! "Lucy in the Sky with Diamonds" ile rekabet halinde, en sevdiğim Beatles şarkıları arasında ilk sırada.

Lewis Carroll ilginç bir adam. Alice'i, yani bizleri ne güzel eğitiyor bir şiirle (The Walrus and The Carpenter şiiri). Anlaşılan Lennon'ı da eğitmiş zamanında ki "I am the Walrus" gibi muhteşem bir şarkı çıkmış ortaya. Tüm şiiri anlamış Lennon. Walrus'u da.

"Hello Goodbye - B-side" olarak piyasaya sürülen bu şarkı, aslında Carroll'un şiiri gibi önemli bir şeyler söylemeye çalışıyor, ama şiirden farklı olarak, karmakarışık bir yolla yapıyor bunu. Tıpkı "Lucy in the Sky with Diamonds" gibi. Düşünüyorum da, buradaki Lucy benim, peki ama Walrus kim?!

Görünen o ki, Lennon da sorgulamış bu durumu, "o zaman kim bu Walrus?" diyerek. Önce "Paul olmalı" demiş, sonrasında ise kendisine saklamış bu payeyi. (Ne paye ama!) Neyse, konuya daha fazla dalmadan şarkıyı bir dinleyelim bakalım.

Oasis bu şarkıyı çok güzel "cover"layanlardan. Yanılmıyorsam "Masterplan" albümünde yayınlanmıştı. Aşağıdaki video ise 2002 yılı Berlin konserinden.




(Ah be, videoyu tekrar izleyince şu iki zevzek kardeşi ne kadar özlediğimi farkettim. "Noel kardeşler kavga ederler ama ayrılmazlar hiç, bize kıyamazlar" diyorduk. Ama kıyarlarmış.. -çok dertli yüz ifadesi-)

Oasis versiyonunun dışında sizlerle Jim Carrey (Evet, en sevimli şebek aktör olan Jim Carrey'den bahsediyorum) versiyonunu da paylaşmak isterim. Beatles "cover"larının bulunduğu "In My Life" adında bir albüm için kaydedilmiş. Gerçekten çok başarılı bulmuştum ben. Buyrunuz:

(psychedelic aktörden psychedelic şarkı)

Bu şarkıyı böyle Jim Carrey gibi ağzımı yamultarak söylemek çok zevkli. LSD moduna uçuveriyor insan bir kaç nakarattan sonra. (şaka!)

I am the eggman, they are the eggmen, I am the walrus!

Doğası gereği karmakarışık sözler. En güzeli aslında.

Bir gün Lennon'ın eski okulundan bir öğrenci, Lennon'a bir mektup yazıyor ve o mektupta edebiyat öğretmenlerinin Beatles şarkılarının sözlerini analiz ettirdiğinden bahsediyor. Lennon da bunun üzerine abuk subuk sözleri analiz etmenin daha eğlenceli olacağını düşünerek yazmaya başlıyor. Lewis Carroll'un şiiri, okulda söyledikleri "Dad Dog's Eye" adlı tekerlememsi bir şarkı ve benzeri alakalı-alakasız şeyleri düşünürken şu sözler çıkıyor ortaya:

I am he as you are he as you are me and we are all together.
See how they run like pigs from a gun, see how they fly.

I'm crying.

Sitting on a cornflake, waiting for the van to come.

Corporation tee-shirt, stupid bloody Tuesday.

Man, you been a naughty boy, you let your face grow long.

I am the eggman, they are the eggmen.

I am the walrus, goo goo g'joob.


Mister City Policeman sitting

Pretty little policemen in a row.

See how they fly like Lucy in the Sky, see how they run.

I'm crying, I'm crying.
I'm crying, I'm crying.
Yellow matter custard, dripping from a dead dog's eye.

Crabalocker fishwife, pornographic priestess,
Boy, you been a naughty girl you let your knickers down.

I am the eggman, they are the eggmen.

I am the walrus, goo goo g'joob.


Sitting in an English garden waiting for the sun.

If the sun don't come, you get a tan

From standing in the English rain.

I am the eggman, they are the eggmen.

I am the walrus, goo goo g'joob g'goo goo g'joob.

Expert textpert choking smokers,

Don't you thing the joker laughs at you?

See how they smile like pigs in a sty,

See how they snied. I'm crying.
Semolina pilchard, climbing up the Eiffel Tower.

Elementary penguin singing Hari Krishna.

Man, you should have seen them kicking Edgar Allan Poe.

I am the eggman, they are the eggmen.

I am the walrus, goo goo g'joob g'goo goo g'joob.


(Özellikle "Lucy in the Sky with Diamonds"a yapılan gönderme beni benden alır.)


İşte böyle muhteşem bir şarkı olarak doğuvermiş "I am the Walrus". Yine de Beatles'ın neden bu şarkıyı hiç canlı söylemediğini merak ediyorum. Belki de, Walrus'ların alınganlığı tutmuştur. (Söz konusu Walrus'lar için bknz. John Lennon, Paul McCartney.)

Her neyse, konu falan kalmadı. Saat de gecenin bir körünü gösteriyor zaten. İstemiştim ki, şu güzelim şarkı hatırlanıversin, çünkü fazlasıyla değiyor hatırlanmaya yahu! Ve şu an anladım ki, benim kelimeler kaçışmaya başladı köşe bucağa, toparlayamıyorum.

Yine de bir sonuca bağlayacak olursam: Aslında herkes Walrus, herkes Carpenter.. İkisi de olmak kötü. Bundan daha da kötüsü şu ki; alternatifimiz yok! İllâ ki ikisinden biriyiz. Zaten benim de Lucy falan olduğum yok.

O zaman haydi hep beraber: "Goo goo goo joob!"

Saturday, November 13, 2010

Love has no price, life has no price

Love has no price, life has no price
Who's selling it?
Who's buying it?
Who's taking it to auction?

Love has no price, life has no price
Who ever has it, gives it with a look, with a kiss
If you have a little love, give me some to sweeten my life

Love has no price, honour has no price


kaynak: youtube

Thursday, November 11, 2010

Garip Meyve ve Allahın Belası Pastoral Manzara

<<‘Pastoral manzara ne demek, Bayan Holiday?’ Billie’nin yüzünü zalim bir ifade kaplar. Sesinde bir küçümseme sezilir adeta: “Pastoral mı ne demek? Zırdelilerin zencileri öldürmesi demek. Senin gibi küçük bir zenciyi alıp, vidalarını söküp lanet gırtlağından içeri tıkmaları demek... Allahın belası pastoral manzara bu demektir işte..>> *

Strange Fruit. Geçen gün derste Billie Holiday'i işlerken, bu şarkının üzerinde durduk bolca.. Bütün hüznü-nefreti-karmaşıklığı ile öyle direk yorumluyor ki Billie Holiday bu şarkıyı, dinlerken bütün duyguyu hissediyor insan.. sadeliği.. Tipik Billie Holiday tarzıdır bu aslında. God Bless the Child, My Man şarkıları gibi Strange Fruit da bu hassasiyetle seslendirilmiş, kayıtları elimize ulaşmış. Fakat ben size farklı bir kayıttan bahsedeceğim şimdi. Derste daha önce izlemediğim bir Strange Fruit kaydı izleme şansı bulduk. Youtube'da da olmasına rağmen gözümden nasıl kaçtığına şaşırıyorum. Ben bu videoyu izledikten sonra bambaşka şeyler yaşadım.

Daha önce bu şarkının sözlerini bu kadar derin bir şekilde anlamaya çalışmamıştım defalarca Billie Holiday'den dinlemiş olmama rağmen. Evet, bu şarkı gelmiş geçmiş en protest şarkılarından biriydi Amerika'nın. Zencilere yapılan zulümden bahsediyordu, evet. Ama bu kadarını bilmiştim ben hep.. ta ki derste şu videoyu izleyene kadar:



Yüksek seste, odaklanarak izlenmesi tavsiye edilir.

Billie Holiday bu videoda hastadır. Bağımlısı olduğu uyuşturucu ve alkol sayesinde sesi son derece kırçıllaşmış, eski güzelliğini yitirmiştir. Bu hali son dönemlerine aittir zaten. Şu performansından kısa bir zaman sonra hastaneye kaldırılmış, girdiği bir koma sonucu da vefat etmiştir. Galiba teşhisi siroz. Zaten zorluklar içinde geçmiş olan bir hayatı zorlukla da sonlandırmış böylece.

Konu Billie Holiday'in nasıl öldüğü değil aslında ama bunları şunun için söylüyorum; sağlık ve ruhsal durumunun da etkisi ile hatun, öyle bir hali yansıtıyor ki şarkıyı söylerken, gözlerim doluyor, yutkunma sıkıntısı yaşıyorum, varlığımdan rahatsız oluyorum, utanıyorum ve içimden "bunu anlatmalıyım! izlettirmeliyim!" tarzında yeminler etmeye başlıyorum. Şarkının söylemek istediği her şeyi artık bir bir anladığımı farkediyorum. Gerçekten neyi anlattığını.. Ne demek istediğini.. Kelimeler çarpıyor suratıma.. anlıyorum onları ve içim yanıyor!

ve ben şu an sizin de içiniz yansın diye bunları yazıyorum.

southern trees bear strange fruit,

blood on the leaves and blood at the root,
black bodies swinging in the southern breeze,
strange fruit hanging from the poplar trees.

pastoral scene of the gallant south,
the bulging eyes and the twisted mouth,
scent of magnolias, sweet and fresh,
then the sudden smell of burning flesh.

here is fruit for the crows to pluck,
for the rain to gather, for the wind to suck,
for the sun to rot, for the trees to drop,
here is a strange and bitter crop.

Ve sonra şu resimlere rastlıyorum.. tüm parçalar yerine bir bir oturuyor..


(scent of magnolias, sweet and fresh, then the sudden smell of burning flesh.. / manolya kokularına, tatlı ve taze.. aniden karışır bir kavrulan bedenin kokusu..)



burada bir parti var.. linç partisi..
zorla ağaca asılan, delik deşik yanık bir vücudun garipliği var.
sırf siyah olduğu için.. yaka paça sürüklenip asılan bir adam var..
insan var bir tane
bir de öyle görünenler..
dikkatli bakın resme..
bu resimde POZ var.

bu resimde bir gariplik var..


*Bu paragraf ve paylaşılan resimler Strange Fruit üzerine yazılmış, Seda Binbaşgil'e ait etkileyici bir yazıdan alınmıştır.Tamamı için tıklayın.

Saturday, November 6, 2010

Henry Mancini Efsanesi


Siz de benim gibi film müziklerinin kurduysanız, Henry Mancini'yi mutlaka bilirsiniz.

Kaç kere Grammy almıştı? O kadar çok ki, sayısını zaman zaman kendisi bile unutmuştur bence! (Evet şimdi kontrol etmek için baktım da 20 taneymiş! Ayrıca Grammy Yaşam Boyu Başarı Ödülü ve Akademi Ödülleri de var!)

Pembe Panter'e "The Pink Panter Theme" ile hayat veren adamın ta kendisidir aslında Enrico Nicola Mancini. Öyle canlı hale gelmiştir ki o bildiğimiz melodi ile Pembe Panter, ne zaman bir yerde kulağımıza o müzik çalınsa aklımıza Inspector Clouseau gelir. Dedektif moduna geçeriz, yürüyüşümüz bile değişir..

Romeo ve Juliet için yazmış olduğu Love Theme bir dönemin aşk müziği olup çıkmıştır. Yeşilçam yönetmenleri her türlü duygusal sahnenin arkasına bu temayı koyar olmuş.. o dönemin insanları ne zaman bu müziği duysa içleri kan ağlamış.. hüzünlü ama mağrur Cüneyt Arkın ile, yorgun ve aşık Filiz Akın'ı akıllarına getirir olmuş mesela.

Gerçekten bir dönemi oldukça etkilemiş bir müzisyenden bahsediyorum. Evet, çoğunlukla film müziği yapmıştır. Ama o filmler, Mancini'nin müzikleri sayesinde etkilemiştir tüm dünyayı. Tabuları yıkmıştır, çünkü; görsele tapan dünyaya, işitsel etkileyiciliği ispatlamıştır!

Bir Moon River'ı vardır ki.. O çok sevdiğim Audrey Hepburn filminin müziğidir. Dönemin meşhur sanatçılarının her birinin seslendirdiği, bir hit, bir standart haline gelmiştir. Hâlâ etkileyici, hâlâ vurgulu ve hâlâ taptaze kalabilen bir eser meydana getirerek dünyaya verebileceği en güzel hediyeyi vermiştir bana göre Henry Mancini, Moon River ile...

oh dream maker.. you heart breaker! whereever you're going I'm going your way..

Oscar'ı bu eseri ile almıştır. Breakfast at the Tiffany's Moon River ile daha da unutulmaz olmuştur. Hele ki, Audrey Hepburn'ün o buğulu, toy fakat bir o kadar da etkileyici sesiyle Moon River'ı söylediği sahne yok mu!? Ah, işte o sahnede kim rüyalara dalmaz ki!? Buyurunuz o sahne:



İşte böyle bir müzisyen, Henry Mancini.. Sayısız filme temel olmuş, etkileyici notaların babası! Cleveland, Ohio doğumlu bir Amerikalı olarak görünse de, İtalyandır O yahu! Her şeyiyle İtalyan! Tutkusuyla İtalyan, sözleriyle İtalyan, vurgularıyla İtalyan.. (bknz. İtalyan=çekici)

Julliard'da bir sene okumuş ve bir çok meşhur müzisyen gibi okulu bitirmeden bırakmıştır (orduya yazıldığı içindi sanırım). Fazla zekidir. Bir müzisyende başarıyı yakalayabilecek her türlü donanıma sahiptir kısacası. Bu sebeple Universal Picture onu müzik departmanının başına geçirerek o dönemde altın yumurtlayan tavuğu bulmuş kadar hayırlı bir iş yapmıştır! Peş peşe filmlerle gelen peş peşe müzikler, temalar... MGM de nasibini almıştır bu altın yumurtalardan.. Peter Gunn Theme ile mesela.

Sunflower, Baby Elephant Walk, Charade, The Days of Wine and Roses... ve daha sayamadığım niceleri ile aklıma kazınmış efsane bir adamdır Henry Mancini. Mutlaka bilinmesi hatırlanması gereken evladiyelik müziklerin yaratıcısı... Bir daha onun gibisi gelebilir mi acaba?

Ya da gelirse ben görebilir miyim ki?

Wednesday, October 27, 2010

Çellosu ile Evlenen Adam

Rostropovich diyorduk değil mi?
Evet. Nihayet dinliyor ve yazıyor olmanın getirdiği mutlulukla sizlere bir video sunuyorum:



Bu gördüğünüz video, Berlin Duvarı'nın yıkılacağı vakitte Rostropovich'in dünyalar güzeli çellosunu (Duport Stradivarius) olay mahalline getirip, tüm dünyaya en güzel mesajları (barış-özgürlük), en güzel yolla (notayla) anlattığı ana ait. Doğaçlama bir stille verilen ne güzel bir mesaj olmuştur bu görüntüler. (Kaynak: Tabii ki Youtube sağolsun!)

Güçlü kolları, disiplini, vakarlı icraları, Bach suitleri, pürüzsüz darbeleri ile benim için efsanevi Jacqueline DuPre'nin hocasıdır Mstislav Rostropovich. Bakü doğumludur. Doğduğu zaman diliminde (1927) Bakü ve Azerbeycan Sovyetler Rusyası'nın egemen olduğu topraklardadır. Rostropovich de aslında tam bir Rustur, fakat "Düzen"in "Sovyet" olarak adlandıramayacağı "Tehlikeli" bir Rus..

Annesi ve babası da müzisyendir. İlk eğitimini ebeveynlerinden almıştır Rostropovich. Henüz 23 yaşındayken, o zamanlar alınabilecek en yüksek ödül olan Stalin Ödülü'nü kazanmış olması zaten ne kadar büyük bir müzikal yetenek olduğunu gösterir ama acıdır ki, kendisine bu ödülü veren zihniyet ileride onu Rus vatandaşlığından çıkartacak ve onu "tehlikeli" olarak ilan edecektir. Çünkü peşinde olduğu şey tehlikelidir. Onu ülkesinden ayrılmak zorunda bırakacak kadar tehlikeli: "Sınırlandırılmamış Sanat"! Halbuki mümkün müdür Sovyet Rusyası'nda bir şeyin "sınırlandırılmaması"?

Soljenitsin'i vakti zamanında evinde sakladığı söylenir. Kendinden beklenen bir hareket aslında. Yukarıdaki video, bize bu "tehlikeli"nin neden "tehlikeli" olduğunu da kanıtlıyor zaten...

Sanat ve siyaset hakkında düşündükleri bir yana, neden acaba Çello ile doğmuş gibidir bu adam? Merak ederim. Allah sadece insanlara mı insanları yar kılar? Hayır, Rostropovich sanki Çello için gelmiş bu dünyaya. O gizemli alete hükmedebilmek için doğmuş.

Çok ciddi bir çalışma gerektirir Çello ile yaşayabilmek. Nazlı, meşakkatli, zor bir kadın gibidir ve ne kadar güçlü kollara sahip olduğunuzu ona sürekli kanıtlamanızı ister. Rostropovich de bunu başarabilmek için her gün saatlerce kol kaslarını güçlendirme çalışması yaparmış.. bir sporcu gibi.. ilginç! Üstelik sadece güçlü olmanız da yetmiyor. Sizden sürekli şiir, güzel söz, duygu dolu dokunuşlar da istiyor bu çello-kadın. Rostropovich bunu da fazlasıyla yapıyor demek ki. Çünkü ben onu ne zaman dinlesem mükemmellik duygusu yanında, fazlasıyla aşk ve çılgınlık da duyarım. Sonra yine merak ederim. Acaba hangisi Rostropovich'in gerçek karısı: Galina Vishnevskaya mı, yoksa çellosu mu?

Belki de bu sebeple çılgın Shostakovich onun için cello concerto yazmıştır. Ne de güzel yapmıştır! Bir de eklemeden geçemeyeceğim: naçizane fikrime göre Schumann'ın çello konçertolarını da onun kadar iyi çalabilecek biri dünyaya henüz gelmemiştir. Özellikle de şunu dinlerseniz eğer: Schumann Cello Concerto in A Minor 3rd movement op.129 performed by Mstislav Rostropovich

Nasıl bir vurgu katıyorsa mübarek, insan dinlerken kendini unutuyor. Yürürken dinlemek çok değişik bir tecrübe: Rostropovich Çello ile kavga eder, sert basar tellere ve siz de o sertlikle vurursunuz ayaklarınızı yere. Hırs kaplar içinizi... kendinizi tanıyamazsınız.. yürüyüp gidersiniz..

Artık ondan nota duyamayacak olmamız gerçekten çok acı. Keşke hayatta olsaydı, ve biz daha çok.. daha çok dinleyebilseydik. Maalesef 27 Nisan 2007 gününde çellosuyle birlikte susuverdi.

İşte böyle.. İsterseniz sizi aşk ve çılgınlık dolu bir cello sonata ile başbaşa bırakayım ve tüm taşlar yerli yerine otursun. Buyrun:

Cello Sonata Op.40 - Dimitri Shostakovich (performed by Mstislav Rostropovich)

Sunday, October 10, 2010

Broken front teeth and a funny valentine


Birkaç gündür gecem gündüzüm Chet Baker oldu. Arada bir Chet Baker günlerim olurdu da, böyle dört gün boyunca sürekli dinlediğim hiç olmamıştı. Geçen gün "Best of" albümünü aldım (Camden Sony Music). İki CD'den oluşuyor. Chet Baker'ın en özel diyebileceğimiz kayıtlarını toparlamışlar. Özellikle o meşhur "My Funny Valentine" performansı canlı olarak eklenmiş ilk CDnin son eseri olarak. İlk CDyi bu "beautific" şarkı yüzünden bitiremiyorsunuz. Defalarca, defalarca ve defalarca dinleyesiniz geliyor. 2. CDye geçmek bir hayli zor oluyor.

My Funny Valentine çok fazla sanatçı tarafından icra edilmiş, söylenmiş. Peki neden özellikle Chet Baker ile bu kadar özdeşleşmiş? Aslında, Babes in Arms müzikalinde seslendirilmiş ve standart haline gelmiş bu şarkının bestesi Richard Rodgers'a, sözler ise Lorenz Hart'a ait. Fakat Chet Baker şarkının ilk kısmını atlayarak(ben de atlıyorum ilk kısmı) aşağıdaki cümlelerle şarkıya girmeyi tercih etmiştir:

my funny valentine;
sweet, comic valentine;

you make me smile with my heart.
your looks are laughable;
unphotographable;

yet, you're my favorite work of art.

is your figure - less than greek?

is your mouth - a little weak?

when you open it to speak, are you smart?

don't change a hair for me;
not if you care for me;
stay, little valentine, stay!

each day is valentine's day.


Ve şarkı çoğunlukla ikinci kısımdan başlayarak icra edilir olmuş.

Neyse, kalıp bilgiler değil benim anlatmak istediğim. Zaten yukarıda yazılı şu sözleri okuyunca bile insanın ruh hali değişiyor. Benim de değişiverdi birden, "romantik pepe"lik geldi üstüme. "You're my favourite work of art" ne demektir yahu?! Bu nasıl bir söz dizilimidir? Nasıl bir iltifattır?!!

Hele ki, bunları bir de Chet Baker'ın yumuşacık sesinden dinleyince.. insan bir fena oluyor! Olduğu yere çöküyor, kıpırdayamıyor. Dinliyorum da şu an, gerçekten yazı yazmakta, cümlelerimi toparlamakta zorlanıyorum! Sadece sesiyle değil, trompetiyle de bu şarkıyı ne kadar etkileyici yapabildiğine şaşırıyorum.

Chet Baker bana göre gelmiş geçmiş en iyi trompetçilerden biri. Çalışında, çalarken takındığı surat ifadesinde bambaşka bir hal var. İmzası o kadar belli ki, onlarcasını dinlerken arasından Chet Baker'ı ayırt etmek hiç de zor olmaz. Şarkı söyler gibi yumuşacık, buğulu bir stille trompet çalar. Miles Davis gibi bir ekol bile onun kadar hassas olamamıştır bana göre. Şarkı söyleyiş tarzı ise yukarıdaki sözlerimden de anlaşılacağı gibi, son derece buğulu, hüzünlü, yumuşaktır.

Başa dönecek olursam, My Funny Valentine'ın neden bu kadar çok Chet Baker ile özdeşleştiği sorusuna şöyle bir cevap vermeyi deniyorum: O, hem trompetiyle, hem de sesiyle bu şarkıya apayrı bir hava veriyor ve iki versiyonu da bir diğerine tercih edemiyorsunuz bir türlü. Demiştim ya; şarkı söyler gibi trompet çalıyor, trompet çalar gibi şarkı söylüyor. İkisi birbiriyle bir bütün, iki işte de usta! Fakat ironiktir ki, hem çalıp, hem de söyleyemeyeceği bir enstrümanın üstadı.

Chet Baker, tam bir romantik. Asi. Sesinin buğusu bile hayatının her karesinden kesitler sunabilir gözümüze. Kayıt olduğu hiç bir okulda müzik eğitimini tamamlamamıştır. Nota okumayı bilmediği söylenir (bu ne kadar doğrudur bilemiyorum, adı üstünde "söylenti"). Buna rağmen bir beyaz olarak fazlasıyla sallamıştır Jazz dünyasını. Uyuşturucu ve dağınık yaşayışı yüzünden, zaman zaman sesini, ayrıca yüzünün güzelliğini kaybetmiştir. Belayla çok fazla iç içe olmuş, hatta 1966'da, San Francisco'da karışmış olduğu bir uyuşturucu kavgasında, feci bir şekilde dövülmüş ve ön dişleri kırık ve baygın bir şekilde bulunmuştur. Ön dişlerinin kırılmış olması trompet çalışını bariz bir şekilde etkilemiştir (bknz. üflemeli çalgılarda önemli olan,"embouchure" denilen olayın bozulması). Fakat nedense ben bu kırık dişlerle kendi stilini oluşturduğunu düşünmekteyim. Oktav aralığı dar bile olsa, bu kırık diş mevzusundan sonra, kendi tarzını oluşturmayı ve eskisinden de meşhur olmayı başarmıştır, bence.

İcra ettiği bir çok hareketli şarkıya bile bir buğu, bir hüzün katan bu adamla aramdaki garip ilişki tam doğduğum günde ölmüş olmasından kaynaklanıyor da olabilir. Annem doğuma giderken, O Amsterdam'da kaldığı otelin balkonundan aşağıya düşmüş ve de ölmüştür. Sanırım o sıralarda da ben doğmuş oldum. Değişik. Etkiliyor beni bu durum, daha bir yoğun dinlememi sağlıyor Chet Baker'ı. O, içimdeki romantik, asi çocuk. Kalp kırmayı iş haline getirmiş insanlardan biri gibi. Ama My Funny Valentine'ı dinleyince insan nasıl da kanmak istiyor hep mutlu olacağı.. hep sevileceği gibi yalanlara.

Her neyse, konu daha fazla farklı yönlere sapmadan sizi Chet Baker'ın farklı iki My Funny Valentine kaydı ile başbaşa bırakayım. Dinleyin bakalım. Hem siz de yalanlara kanma ihtiyacı hissetmediniz mi hâlâ? (Çikolata ihtiyacı gibi, canı çekiyor insanın. Gelsin yalanlar..)

1- My Funny Valentine - Chet Baker

2- My Funny Valentine - Chet Baker (with Trompet)

Friday, October 8, 2010

Imagine.. dua niyetine..

Evet yine tarihi bir gündeyiz. Siz de anlamışsınızdır ki konu: John Lennon. Bugün itibariyle John Lennon'un 70. doğum günü bir çok platformda farklı şekillerde kutlandı, hatırlandı, hatırlatıldı. Bana en ilginç gelen kutlama ise Google'a ait! Anasayfadan çizimlerle güzel bir hatırlatma.. muhteşem bir jest!
...

Beatles zaten bir efsaneydi de.. Lennon gönüllerde hep ayrı bir yere sahip oldu. Zeki, samimi, içten.. kimi zaman ise aptallık derecesindeki pervasızlıkların sahibiydi. Ama müzikleri hep içtendi. "Sanat samimi olunca güzel, çünkü insan mükemmelliyete ancak samimiyet ve doğallıkla ulaşıyor." John Lennon da bu minval üzere yaşayan biriydi. Hep doğallık ve samimiyetin peşinde koştu. Kovalanmak, saklanmak zorunda kalsa bile yolundan hiç sapmadı. Yazdığı birçok şarkıyla, yaptığı açıklamalarla kitleleri de kendi yolunda peşine takmayı becerdi. Sonu kötü oldu ama bugün onun doğum günü, nasıl öldürülmüş olduğunu hatırlamak dahi istemiyorum.

Sadece "Imagine" gibi mükemmel bir şarkının annesi olması bile her 8 Ekim'i kutlanır bir tarih yapmaya yetiyor bence (Burada özellikle "anne" kelimesini tercih ettim, maksat "productivity" daha çok ön plana çıksın). Onun yaşayış tarzı, düşünce stili hakkında çok şey yazılabilirdi. Fakat kendi sözleri her şeyi en iyi şekilde özetliyor sanırım:

Imagine no possessions
I wonder if you can

No need for greed or hunger

A brotherhood of man

Imagine all the people

Sharing all the world


Umarım gittiğin dünya böyle bir dünyadır, John!

Bu gece yatarken, bu şarkı yine fonda olacak. Dua niyetine..

(Fakat yatmadan önce bir kere daha Across the Universe izlemeli!)

Tuesday, October 5, 2010

Summertime, Keith Jarrett ve Halisünasyonlarım

Bugün derste muhteşem bir performansını izledik Keith Jarrett'ın. Tokyo'da verdiği konserin DVD'sinden bir bölümdü. Kapanış parçasındaki dehşetengiz emprovizasyonu nasıl yaptığını görmemizi istemişti Seda Hoca (Kapanış Parçası = Summertime). Gördük, şok olduk. Gerçi ben daha önce izlemiştim bu videoyu (Youtube sağolsun), o zaman da kafayı yedirtmişti bana.

Abartmıyorum, Jarrett'ın her performansını izledikten sonra beynimde kalıcı bir hasar meydana geliyor. "Hasar" kelimesini kötü sonuçlar akla getirdiği için kullanmadım aslında. Tam tersi dünyaya bambaşka bir açıdan bakmamı sağlıyor (Vizyon Genişletici). Hani temporal lobu hasar görmüş insanların, halisünasyon görmesi gibi.. Halisünasyon görmek, farklı bir şeyler görmektir, görebilmektir bence. Keith Jarrett'dan çıkan notalar da bana aynı etkiyi yapıyor işte.

Bu performanslar zaten, ses olarak bile insanı çıldırtıyorken, bir de üzerine görüntü olarak "piyano ile sevişme" eklenince gerçekten şoka giriyor insan. Eser karara bağlanıyor. Piyano susuyor, Keith Jarrett susuyor. Ama o ritim, o ses bende bitmek bilmiyor bir türlü. Dersten çıkıyorum, bütün güney yokuşu yürüyorum. Aklımda hala o görüntü, o ses.. tekrar tekrar oynuyor, bitmiyor, insanı çıldırtıyor. Güney yokuşunu uçarak çıkıyorum, ama halisünasyon da olabilir bu. (Aklıma piyano ile sevişme sahneleri geliyor! Gitmiyor bir türlüüüüüüü!!!)

"Etkilemek" bu olsa gerek diyorum. Kıskanıyorum.

İşbu performans için tıklayınız efendim.

Monday, October 4, 2010

Armut Formundaki Parça, Satie

Eserine, "Armut Formundaki Parça (Marceaux en Forme de Poire)" ismini verebilecek kadar mizahi bir kişilikmiş Erik Satie. Özellikle bu ismi vermiş, çünkü Ravel, "eserlerinde form oluşturmaktan uzak" olduğunu öne sürerek aşağılamıştır Satie'yi.. O da bu eleştiriyi ne kadar ti'ye aldığını göstermek amacıyla böyle bir isim bulmuş.

Erik Satie gerçekten eksantrik bir adammış. Fransızlara has takıntılı aşk hayatından falan söz etmeyeceğim, korkmayın (Yine de ilgilenenler için bknz. Suzanne Valadon). Ama söylemek lazım ki, ilginç bir yaşamı olmuş. Zamanını dakikasına, hatta saniyesine kadar hesaplamaya çalışan bir dahiymiş! Belki konservatuardan atılmasını öne sürerek tembel olduğunu düşünebilir insanlar Erik Satie'nin, ama bazı parçalarını dinliyorum da, çok mistik, ezoterik esintiler var. Minimalist bir tarzı var. Bazı eserlerinde sanki notaların EBOB'unu alıyor gibi. "Gnossiennes & Gymnopédies" dinlendikçe Satie'nin savunduğu bir şeyi rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. O da şu: "mükemmelliği sadelikte aramak gerek." Gerçi, (haşa) o süslü, şatafatlı barok döneminin efsanevi ustalarına lafım yok ama diyorum ki birazcık şunu dinleyin:


Saturday, October 2, 2010

Aradan 15 yıl geçmişken.. (What's the Story) Morning Glory?

Bugün, Oasis'in Definitely Maybe albümünden sonraki ikinci albüm çalışması olan (What's the Story) Morning Glory? 15 yaşına girmiş. Siftahı da bu albüm üzerinden yapalım madem.

Bu haberi sabah duydum. Duydum.. ve dedim ki "yaşlanıyorum yahu! yaşlanıyorum!" tabi içimden dedim. Albümü heyecanla alıp, eve koşa koşa dinlemeye gittiğim ilk günü hatırlıyorum da.. (tabii ki albümü alışım çıkış tarihinde değil, çünkü o zamanlar henüz 7 yaşında idim) Champagne Supernova'yı dinlerken kendimden geçmiştim! Sanırım kendi harçlığımla almaya başladığım ilk albümlerden biriydi.

Oasis'in aldığım ilk albümüdür (What's the Story) Morning Glory? Yani benim için Definitely Maybe'den çok daha özel bir yerde olmasının sebebi budur. Evet, içinde Wonderwall, Champagne Supernova gibi efsane şarkılar vardır. Dünya çapında 20 milyon satış yapmış bir albüm olmasına rağmen, nedense grubun geçtiğimiz sene ayrılan vokali ve de gitaristi Noel Gallagher tarafından birkaç şarkı dışında dinlenmeyen, unutulmak istenen bir albümdür (Tabii bu onun sanatsal kuruntularından kaynaklanıyor olabilir). Ama ben severdim çok! Öyle severdim ki, kapağını saatlerce inceler, albümün arka yüzündeki kadraja sırtını dönmüş umarsızca yürüyen adam gibi davranırdım çoğu yerde. Hatta o kadar özenmişim ki o adama, hala çanta taşımayı sevmem ve de onun gibi ellerimi, kollarımı sallaya sallaya yürümekten garip bir haz alırım!



Neydi tracklist bir hatırlayalım tekrar:
1- Hello
2- Roll With It
3- Wonderwall
4- Don't Look Back in Anger
5- Hey Now!
6- (isimsiz uçuş modu 1)
7- Some Might Say
8- Cast No Shadow
9- She's Electric
10- Morning Glory
11- (isimsiz uçuş modu 2)
12-Champagne Supernova

Hepsi birer klasik. Her birinin sözlerini bir dönem gençliği ezbere biliyor. Wonderwall, C. Supernova... Hatta albümün çıktığı dönemlerde Britanya'daki her 3 evin 1inde (What's the Story) Morning Glory? bulunduğu bile söyleniyor. O kadar çok dinlenip, söylenip, hakkında yazılıyor ki, dönemin diğer grupları şarkılarında bile aynen şunu diyebiliyor: "radio keeps playing all the usual, what's a wonderwall anyway?*"

İşte böyle efsane bir albüm (What's the Story) Morning Glory?. "Hello" ile başlayan acayip bir yolculuğun sonu "Champagne Supernova"ya dayanıyor.. ve oradan dünyanın dışında bambaşka bir yerde buluveriyordu insan kendini. Astronot kıyafetinizi unuttuğunuzu, son kez "we were getting high" derken anlıyorsunuz.

Oasis'in şarkı sonlarını bir ritüel, bir gelenek gibi çılgın bir ritimle uzattığını, sonuna doğru Noel'in muhteşem sololar çıkartıp Liam'ın sesini sonuna kadar sömürerek, dinleyen insanı başka bir evrene yolladığını bu albümle öğrendim. Ben Oasis'i bu albümle öğrendim, sevdim!

Şimdi tekrar açtım albümü, bir kere baştan sona dinledim sanırım bu yazıyı yazarken. Ve evet şu an "Hey Now!" çalıyor.. "what am i gonna do while i'm looking at you.. you're standing ignoring me!" diyor Liam!

Annem sesleniyor içeriden, kısıyorum müziğin sesini.. ve aklıma şu söz geliyor "need a little time to wake up, wake up.."


*from the lyrics of Writing to Reach You by Travis

Friday, October 1, 2010

Başlarken..

Bu blog müzik ve ona dair her şeyle ilgili olabilir. Tamamen amatörce yazılmış olan yazılar, "Euphoria"nın içindeki öforik sebeplerle yazım noktasına gelmiştir. Hiç bir şekilde tür ve form ayrımına gidilmemiştir, gidilmeyecektir. Müzikle ilgili olabilecek her konu ve olay, mekan veya kronolojik kısıtlamaya tabi tutulmadan yazılan bu yazılar ve paylaşılan linkler, "Euphoria" müzik serüvenindeki duraklardan biridir.

Ve "Euphoria" umar ki, paylaşılan bu kelimeler sizleri de öforik notalarla, ritimlerle, aralıklarla vesairle tanıştırsın!