
Üniversitede ilk iki yılım Matthew Bellamy ile geçti diyebilirim. Muse'un 'Muscle Museum', 'New Born' gibi şarkılarını lisedeyken bilirdik de, benim özellikle Matt'i derinlemesine tanımam üniversite hazırlık yıllarıma denk geldi (Kısaltıyorum ismini ve Matt diyorum, şizofrence samimileştim kendisiyle çünkü). Bu tanışma biraz geç oldu, evet, çünkü lisede kendisine ayıracak zamanım yoktu pek. Radiohead obsesyonu, Chris Martin romantikliği derken vakit kalmamış. Ve tabi başka başka şeyler de vardı. ama her neyse şimdi konumuz lise obsesyonlarım değil.
Bir gün Arnavutköy İskelesi'nden Bebek'e doğru hızlı hızlı yürüyerek okula yetişmeye çalışırken kulağımda 'Sing for Absolution' çalmaya başladı, ardından 'Butterflies and Hurricanes' ve 'Micro Cuts'.. birileri her nasılsa Muse şarkıları yüklemişti ipod'uma! Hala o şarkıların oraya nasıl denk geldiklerini bilmesem de, diyebilirim ki Matt bağımlılığım o gün başlamıştı! Hatırlıyorum da, boğazın o çılgın rüzgarının ritmi Micro Cuts'taki basın ritmi ile öyle dehşetengiz bir harmoni içindeydi ki. Matt'in o soprano çıkışları aklıma kazınmıştı! O gün defalarca, defalarca dinleyip durmuştum.
Ertesi gün Absolution albümü uzun uğraşlar sonrasında elime geçti. Bir hafta geçmeden de Origin of Symmetry. derken çılgınlık başladı.
Stockholm Syndrome'u ilk dinlediğim anı hatırlıyorum da, çarpılmıştım! i wish i could! şeklindeki o bağırışlar yok mu!! (Serap deliler gibi o sesi taklit etmeye çalıştığım zamanları hatırlar. Bir dönem onu Matt krizlerimle bıktırmıştım çünkü) Matt Bellamy'nin sesine 'Unintended'de zaten aşıktık da, benim kendisine çılgınlar gibi aşık oluşum 'Stockholme Syndrome' ile vuku buldu!
Ne aşk ama! Thom Yorke'a bile bu kadar takmamıştım. Psikolojiye merakım bu adamla depreşmişti mesela. Matthew Bellamy'nin bir dönem yazdığı şarkıların çoğu bir psikolojik hastalığa 'refer' eder. (bknz. Stockholme Syndrome, Space Dementia, Hysteria vs.) Sonradan acıyla öğrendim ki, adamcağızın uzun yıllardan beri peşinde koştuğu psikiyatrist bir hatun varmış (merak edenler için gereksiz ayrıntı verelim: sonra bu kızla nişanlandı sonra ayrıldı falan filan).
Yani bu adam, bir dönem hayatımın ortasına pat! diye düştü ve uzun bir süre de gitmedi. Ben de Muse ve Matthew Bellamy ile ilgili ne kadar kayıt, albüm vesaire varsa hepsini toplamaya başladım. Kısa bir süre sonra "Black Holes and Revelations" albümleri çıktı. Assassin gibi bir şarkıyla "kendinden geçmek" eylemini yaşadık. Sonrasında tüm müzikal açlığımı doyuracak ve beni tatmin edecek bir albüm daha çıktı meydana: The Resistance!
En sevdiğim tarzı işledi bu adam bu albümde. Yeni ezgileri klasik detaylarla modifiye ederek Exogenesis Symphony gibi bir şaheseri yarattı! Çoğu Muse hayranı Eski-Muse tarzına yönelik doyumsuzluklarından dolayı bu albümü pek beğenmemiş olsalar da, ben The Resistance ile Muse'a ve Matt'e daha çok saygı duydum. (Neyse, bu tartışmayı başka bir gün devam ettirmek isterim. Yoksa konu yine dağılacak.)
Hele ki, United States of Eurasia.
Matthew Bellamy'nin bu şarkının kapanışı için seçtiği şey, Chopin'in en muhteşem, en esrarengiz, en duygulu, en sevdiğim eseri Nocturne Op.9 E-flat Major olunca, benim bu adama aşık olmamam mümkün mü? (yoksa Nocturne op.9 size tanıdık mı geldi bir yerleden?)
Çılgın bir adam Matthew Bellamy, aynı zamanda romantik, hem aşık. hem de yetenek küpü! Gitarla muhteşem bir solo yaptıktan sonra koştur koştur piyanoya yetişip, orada da çılgın bir performans sergilemesi beni benden alıyor! Ayrıca o da enstrümanını sevişirmiş gibi çalanlardan. Aşağıdaki video Wembley Stadı 2008'deki performanslarından. Parça Butterflies and Hurricanes. Bir bakıyorsunuz gitarı inletiyor, sonra bir bakıyorsunuz parmakları birden Rachmaninoff yoğunluğunda piyano tuşlarını geziyor. Neyse, buyurun izleyin ve görün anlatmaya çalıştığım şeyi.
Ben İngilizleri sevmem aslında ama bu adamı ve neredeyse yaptığı her şeyi çok seviyorum... (bu sözü daha önce Beatles, Oasis, Radiohead, Keane, Coldplay gibi grupların üyelerinden ya da Alexander McQueen, Christopher Bailey, Hugh Grant veya Colin Firth'den bahsederken de söylemiş olabilirim.)
Ben bu adamı, 'Unintended'i söylerken çok duygulanıp herkesin ortasında ağladığı için, tüylerimi diken diken edecek incelikteki üst perdelere kadar sesini yükseltebildiği için, hysteria ve stockholme syndrome gibi sevdiğim anormalliklere şarkı yazdığı için, yeri geldi mi en arabesk sözleri kurabildiği için, piyano üzerinde o küçücük vücuduyla otorite kurabildiği için, Rachmaninoff sevdiği ve Como Gölü kıyısında yaşamayı seçtiği için, sevişir gibi gitar çalıp, çorap fetişisti olduğunu açıklayabildiği için ama en çok da bu kadar etkileyici bir şekilde "i wish i could" diyebildiği için çok seviyorum sanırım. (gitarist olarak yeteneklerine, arpej konusundaki ustalığına, yaratıcı rifflerine değinmiyorum bile!)
Ama siz onu sadece dinleseniz yeter. Benim gibi, anormal derecede çok sevmenize gerek yok (:
Bu arada buyurunuz size uyumadan önce dinlenesi şeyler:
Sing for Absolution - Muse live at Glastonbury (uyarı: bu şarkı insanı dibe çekmek gibi bir yan etkiye sahip)
Sonradan gelen bir düzeltme: Nedendir bilmem ama Endlessly'i unutuvermişim. Halbuki, en başta bahsetmem gerekirdi. Sözleriyle insanı çarpan, en dinlenesi Muse parçasıdır oysa. Hmm, şimdi düşündüm de, neden unuttuğumu biliyorum aslında (İpucu: "Repression - Defense Mechanisms"). Neyse, hatırlatan kişiye teşekkürler.
No comments:
Post a Comment