Rostropovich diyorduk değil mi?
Evet. Nihayet dinliyor ve yazıyor olmanın getirdiği mutlulukla sizlere bir video sunuyorum:
Bu gördüğünüz video, Berlin Duvarı'nın yıkılacağı vakitte Rostropovich'in dünyalar güzeli çellosunu (Duport Stradivarius) olay mahalline getirip, tüm dünyaya en güzel mesajları (barış-özgürlük), en güzel yolla (notayla) anlattığı ana ait. Doğaçlama bir stille verilen ne güzel bir mesaj olmuştur bu görüntüler. (Kaynak: Tabii ki Youtube sağolsun!)
Güçlü kolları, disiplini, vakarlı icraları, Bach suitleri, pürüzsüz darbeleri ile benim için efsanevi Jacqueline DuPre'nin hocasıdır Mstislav Rostropovich. Bakü doğumludur. Doğduğu zaman diliminde (1927) Bakü ve Azerbeycan Sovyetler Rusyası'nın egemen olduğu topraklardadır. Rostropovich de aslında tam bir Rustur, fakat "Düzen"in "Sovyet" olarak adlandıramayacağı "Tehlikeli" bir Rus..
Annesi ve babası da müzisyendir. İlk eğitimini ebeveynlerinden almıştır Rostropovich. Henüz 23 yaşındayken, o zamanlar alınabilecek en yüksek ödül olan Stalin Ödülü'nü kazanmış olması zaten ne kadar büyük bir müzikal yetenek olduğunu gösterir ama acıdır ki, kendisine bu ödülü veren zihniyet ileride onu Rus vatandaşlığından çıkartacak ve onu "tehlikeli" olarak ilan edecektir. Çünkü peşinde olduğu şey tehlikelidir. Onu ülkesinden ayrılmak zorunda bırakacak kadar tehlikeli: "Sınırlandırılmamış Sanat"! Halbuki mümkün müdür Sovyet Rusyası'nda bir şeyin "sınırlandırılmaması"?
Soljenitsin'i vakti zamanında evinde sakladığı söylenir. Kendinden beklenen bir hareket aslında. Yukarıdaki video, bize bu "tehlikeli"nin neden "tehlikeli" olduğunu da kanıtlıyor zaten...
Sanat ve siyaset hakkında düşündükleri bir yana, neden acaba Çello ile doğmuş gibidir bu adam? Merak ederim. Allah sadece insanlara mı insanları yar kılar? Hayır, Rostropovich sanki Çello için gelmiş bu dünyaya. O gizemli alete hükmedebilmek için doğmuş.
Çok ciddi bir çalışma gerektirir Çello ile yaşayabilmek. Nazlı, meşakkatli, zor bir kadın gibidir ve ne kadar güçlü kollara sahip olduğunuzu ona sürekli kanıtlamanızı ister. Rostropovich de bunu başarabilmek için her gün saatlerce kol kaslarını güçlendirme çalışması yaparmış.. bir sporcu gibi.. ilginç! Üstelik sadece güçlü olmanız da yetmiyor. Sizden sürekli şiir, güzel söz, duygu dolu dokunuşlar da istiyor bu çello-kadın. Rostropovich bunu da fazlasıyla yapıyor demek ki. Çünkü ben onu ne zaman dinlesem mükemmellik duygusu yanında, fazlasıyla aşk ve çılgınlık da duyarım. Sonra yine merak ederim. Acaba hangisi Rostropovich'in gerçek karısı: Galina Vishnevskaya mı, yoksa çellosu mu?
Belki de bu sebeple çılgın Shostakovich onun için cello concerto yazmıştır. Ne de güzel yapmıştır! Bir de eklemeden geçemeyeceğim: naçizane fikrime göre Schumann'ın çello konçertolarını da onun kadar iyi çalabilecek biri dünyaya henüz gelmemiştir. Özellikle de şunu dinlerseniz eğer: Schumann Cello Concerto in A Minor 3rd movement op.129 performed by Mstislav Rostropovich
Nasıl bir vurgu katıyorsa mübarek, insan dinlerken kendini unutuyor. Yürürken dinlemek çok değişik bir tecrübe: Rostropovich Çello ile kavga eder, sert basar tellere ve siz de o sertlikle vurursunuz ayaklarınızı yere. Hırs kaplar içinizi... kendinizi tanıyamazsınız.. yürüyüp gidersiniz..
Artık ondan nota duyamayacak olmamız gerçekten çok acı. Keşke hayatta olsaydı, ve biz daha çok.. daha çok dinleyebilseydik. Maalesef 27 Nisan 2007 gününde çellosuyle birlikte susuverdi.
İşte böyle.. İsterseniz sizi aşk ve çılgınlık dolu bir cello sonata ile başbaşa bırakayım ve tüm taşlar yerli yerine otursun. Buyrun:
Cello Sonata Op.40 - Dimitri Shostakovich (performed by Mstislav Rostropovich)
Wednesday, October 27, 2010
Sunday, October 10, 2010
Broken front teeth and a funny valentine

Birkaç gündür gecem gündüzüm Chet Baker oldu. Arada bir Chet Baker günlerim olurdu da, böyle dört gün boyunca sürekli dinlediğim hiç olmamıştı. Geçen gün "Best of" albümünü aldım (Camden Sony Music). İki CD'den oluşuyor. Chet Baker'ın en özel diyebileceğimiz kayıtlarını toparlamışlar. Özellikle o meşhur "My Funny Valentine" performansı canlı olarak eklenmiş ilk CDnin son eseri olarak. İlk CDyi bu "beautific" şarkı yüzünden bitiremiyorsunuz. Defalarca, defalarca ve defalarca dinleyesiniz geliyor. 2. CDye geçmek bir hayli zor oluyor.
My Funny Valentine çok fazla sanatçı tarafından icra edilmiş, söylenmiş. Peki neden özellikle Chet Baker ile bu kadar özdeşleşmiş? Aslında, Babes in Arms müzikalinde seslendirilmiş ve standart haline gelmiş bu şarkının bestesi Richard Rodgers'a, sözler ise Lorenz Hart'a ait. Fakat Chet Baker şarkının ilk kısmını atlayarak(ben de atlıyorum ilk kısmı) aşağıdaki cümlelerle şarkıya girmeyi tercih etmiştir:
my funny valentine;
sweet, comic valentine;
you make me smile with my heart.
your looks are laughable;
unphotographable;
yet, you're my favorite work of art.
is your figure - less than greek?
is your mouth - a little weak?
when you open it to speak, are you smart?
don't change a hair for me; not if you care for me;
stay, little valentine, stay!
each day is valentine's day.
Ve şarkı çoğunlukla ikinci kısımdan başlayarak icra edilir olmuş.
Neyse, kalıp bilgiler değil benim anlatmak istediğim. Zaten yukarıda yazılı şu sözleri okuyunca bile insanın ruh hali değişiyor. Benim de değişiverdi birden, "romantik pepe"lik geldi üstüme. "You're my favourite work of art" ne demektir yahu?! Bu nasıl bir söz dizilimidir? Nasıl bir iltifattır?!!
Hele ki, bunları bir de Chet Baker'ın yumuşacık sesinden dinleyince.. insan bir fena oluyor! Olduğu yere çöküyor, kıpırdayamıyor. Dinliyorum da şu an, gerçekten yazı yazmakta, cümlelerimi toparlamakta zorlanıyorum! Sadece sesiyle değil, trompetiyle de bu şarkıyı ne kadar etkileyici yapabildiğine şaşırıyorum.
Chet Baker bana göre gelmiş geçmiş en iyi trompetçilerden biri. Çalışında, çalarken takındığı surat ifadesinde bambaşka bir hal var. İmzası o kadar belli ki, onlarcasını dinlerken arasından Chet Baker'ı ayırt etmek hiç de zor olmaz. Şarkı söyler gibi yumuşacık, buğulu bir stille trompet çalar. Miles Davis gibi bir ekol bile onun kadar hassas olamamıştır bana göre. Şarkı söyleyiş tarzı ise yukarıdaki sözlerimden de anlaşılacağı gibi, son derece buğulu, hüzünlü, yumuşaktır.
Başa dönecek olursam, My Funny Valentine'ın neden bu kadar çok Chet Baker ile özdeşleştiği sorusuna şöyle bir cevap vermeyi deniyorum: O, hem trompetiyle, hem de sesiyle bu şarkıya apayrı bir hava veriyor ve iki versiyonu da bir diğerine tercih edemiyorsunuz bir türlü. Demiştim ya; şarkı söyler gibi trompet çalıyor, trompet çalar gibi şarkı söylüyor. İkisi birbiriyle bir bütün, iki işte de usta! Fakat ironiktir ki, hem çalıp, hem de söyleyemeyeceği bir enstrümanın üstadı.
Chet Baker, tam bir romantik. Asi. Sesinin buğusu bile hayatının her karesinden kesitler sunabilir gözümüze. Kayıt olduğu hiç bir okulda müzik eğitimini tamamlamamıştır. Nota okumayı bilmediği söylenir (bu ne kadar doğrudur bilemiyorum, adı üstünde "söylenti"). Buna rağmen bir beyaz olarak fazlasıyla sallamıştır Jazz dünyasını. Uyuşturucu ve dağınık yaşayışı yüzünden, zaman zaman sesini, ayrıca yüzünün güzelliğini kaybetmiştir. Belayla çok fazla iç içe olmuş, hatta 1966'da, San Francisco'da karışmış olduğu bir uyuşturucu kavgasında, feci bir şekilde dövülmüş ve ön dişleri kırık ve baygın bir şekilde bulunmuştur. Ön dişlerinin kırılmış olması trompet çalışını bariz bir şekilde etkilemiştir (bknz. üflemeli çalgılarda önemli olan,"embouchure" denilen olayın bozulması). Fakat nedense ben bu kırık dişlerle kendi stilini oluşturduğunu düşünmekteyim. Oktav aralığı dar bile olsa, bu kırık diş mevzusundan sonra, kendi tarzını oluşturmayı ve eskisinden de meşhur olmayı başarmıştır, bence.
İcra ettiği bir çok hareketli şarkıya bile bir buğu, bir hüzün katan bu adamla aramdaki garip ilişki tam doğduğum günde ölmüş olmasından kaynaklanıyor da olabilir. Annem doğuma giderken, O Amsterdam'da kaldığı otelin balkonundan aşağıya düşmüş ve de ölmüştür. Sanırım o sıralarda da ben doğmuş oldum. Değişik. Etkiliyor beni bu durum, daha bir yoğun dinlememi sağlıyor Chet Baker'ı. O, içimdeki romantik, asi çocuk. Kalp kırmayı iş haline getirmiş insanlardan biri gibi. Ama My Funny Valentine'ı dinleyince insan nasıl da kanmak istiyor hep mutlu olacağı.. hep sevileceği gibi yalanlara.
Her neyse, konu daha fazla farklı yönlere sapmadan sizi Chet Baker'ın farklı iki My Funny Valentine kaydı ile başbaşa bırakayım. Dinleyin bakalım. Hem siz de yalanlara kanma ihtiyacı hissetmediniz mi hâlâ? (Çikolata ihtiyacı gibi, canı çekiyor insanın. Gelsin yalanlar..)
1- My Funny Valentine - Chet Baker
2- My Funny Valentine - Chet Baker (with Trompet)
Friday, October 8, 2010
Imagine.. dua niyetine..
Evet yine tarihi bir gündeyiz. Siz de anlamışsınızdır ki konu: John Lennon. Bugün itibariyle John Lennon'un 70. doğum günü bir çok platformda farklı şekillerde kutlandı, hatırlandı, hatırlatıldı. Bana en ilginç gelen kutlama ise Google'a ait! Anasayfadan çizimlerle güzel bir hatırlatma.. muhteşem bir jest!...
Beatles zaten bir efsaneydi de.. Lennon gönüllerde hep ayrı bir yere sahip oldu. Zeki, samimi, içten.. kimi zaman ise aptallık derecesindeki pervasızlıkların sahibiydi. Ama müzikleri hep içtendi. "Sanat samimi olunca güzel, çünkü insan mükemmelliyete ancak samimiyet ve doğallıkla ulaşıyor." John Lennon da bu minval üzere yaşayan biriydi. Hep doğallık ve samimiyetin peşinde koştu. Kovalanmak, saklanmak zorunda kalsa bile yolundan hiç sapmadı. Yazdığı birçok şarkıyla, yaptığı açıklamalarla kitleleri de kendi yolunda peşine takmayı becerdi. Sonu kötü oldu ama bugün onun doğum günü, nasıl öldürülmüş olduğunu hatırlamak dahi istemiyorum.
Sadece "Imagine" gibi mükemmel bir şarkının annesi olması bile her 8 Ekim'i kutlanır bir tarih yapmaya yetiyor bence (Burada özellikle "anne" kelimesini tercih ettim, maksat "productivity" daha çok ön plana çıksın). Onun yaşayış tarzı, düşünce stili hakkında çok şey yazılabilirdi. Fakat kendi sözleri her şeyi en iyi şekilde özetliyor sanırım:
Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people
Sharing all the world
Umarım gittiğin dünya böyle bir dünyadır, John!
Bu gece yatarken, bu şarkı yine fonda olacak. Dua niyetine..
(Fakat yatmadan önce bir kere daha Across the Universe izlemeli!)
Tuesday, October 5, 2010
Summertime, Keith Jarrett ve Halisünasyonlarım
Bugün derste muhteşem bir performansını izledik Keith Jarrett'ın. Tokyo'da verdiği konserin DVD'sinden bir bölümdü. Kapanış parçasındaki dehşetengiz emprovizasyonu nasıl yaptığını görmemizi istemişti Seda Hoca (Kapanış Parçası = Summertime). Gördük, şok olduk. Gerçi ben daha önce izlemiştim bu videoyu (Youtube sağolsun), o zaman da kafayı yedirtmişti bana.
Abartmıyorum, Jarrett'ın her performansını izledikten sonra beynimde kalıcı bir hasar meydana geliyor. "Hasar" kelimesini kötü sonuçlar akla getirdiği için kullanmadım aslında. Tam tersi dünyaya bambaşka bir açıdan bakmamı sağlıyor (Vizyon Genişletici). Hani temporal lobu hasar görmüş insanların, halisünasyon görmesi gibi.. Halisünasyon görmek, farklı bir şeyler görmektir, görebilmektir bence. Keith Jarrett'dan çıkan notalar da bana aynı etkiyi yapıyor işte.
Bu performanslar zaten, ses olarak bile insanı çıldırtıyorken, bir de üzerine görüntü olarak "piyano ile sevişme" eklenince gerçekten şoka giriyor insan. Eser karara bağlanıyor. Piyano susuyor, Keith Jarrett susuyor. Ama o ritim, o ses bende bitmek bilmiyor bir türlü. Dersten çıkıyorum, bütün güney yokuşu yürüyorum. Aklımda hala o görüntü, o ses.. tekrar tekrar oynuyor, bitmiyor, insanı çıldırtıyor. Güney yokuşunu uçarak çıkıyorum, ama halisünasyon da olabilir bu. (Aklıma piyano ile sevişme sahneleri geliyor! Gitmiyor bir türlüüüüüüü!!!)
"Etkilemek" bu olsa gerek diyorum. Kıskanıyorum.
İşbu performans için tıklayınız efendim.
Abartmıyorum, Jarrett'ın her performansını izledikten sonra beynimde kalıcı bir hasar meydana geliyor. "Hasar" kelimesini kötü sonuçlar akla getirdiği için kullanmadım aslında. Tam tersi dünyaya bambaşka bir açıdan bakmamı sağlıyor (Vizyon Genişletici). Hani temporal lobu hasar görmüş insanların, halisünasyon görmesi gibi.. Halisünasyon görmek, farklı bir şeyler görmektir, görebilmektir bence. Keith Jarrett'dan çıkan notalar da bana aynı etkiyi yapıyor işte.
Bu performanslar zaten, ses olarak bile insanı çıldırtıyorken, bir de üzerine görüntü olarak "piyano ile sevişme" eklenince gerçekten şoka giriyor insan. Eser karara bağlanıyor. Piyano susuyor, Keith Jarrett susuyor. Ama o ritim, o ses bende bitmek bilmiyor bir türlü. Dersten çıkıyorum, bütün güney yokuşu yürüyorum. Aklımda hala o görüntü, o ses.. tekrar tekrar oynuyor, bitmiyor, insanı çıldırtıyor. Güney yokuşunu uçarak çıkıyorum, ama halisünasyon da olabilir bu. (Aklıma piyano ile sevişme sahneleri geliyor! Gitmiyor bir türlüüüüüüü!!!)
"Etkilemek" bu olsa gerek diyorum. Kıskanıyorum.
İşbu performans için tıklayınız efendim.
Monday, October 4, 2010
Armut Formundaki Parça, Satie
Eserine, "Armut Formundaki Parça (Marceaux en Forme de Poire)" ismini verebilecek kadar mizahi bir kişilikmiş Erik Satie. Özellikle bu ismi vermiş, çünkü Ravel, "eserlerinde form oluşturmaktan uzak" olduğunu öne sürerek aşağılamıştır Satie'yi.. O da bu eleştiriyi ne kadar ti'ye aldığını göstermek amacıyla böyle bir isim bulmuş.Erik Satie gerçekten eksantrik bir adammış. Fransızlara has takıntılı aşk hayatından falan söz etmeyeceğim, korkmayın (Yine de ilgilenenler için bknz. Suzanne Valadon). Ama söylemek lazım ki, ilginç bir yaşamı olmuş. Zamanını dakikasına, hatta saniyesine kadar hesaplamaya çalışan bir dahiymiş! Belki konservatuardan atılmasını öne sürerek tembel olduğunu düşünebilir insanlar Erik Satie'nin, ama bazı parçalarını dinliyorum da, çok mistik, ezoterik esintiler var. Minimalist bir tarzı var. Bazı eserlerinde sanki notaların EBOB'unu alıyor gibi. "Gnossiennes & Gymnopédies" dinlendikçe Satie'nin savunduğu bir şeyi rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. O da şu: "mükemmelliği sadelikte aramak gerek." Gerçi, (haşa) o süslü, şatafatlı barok döneminin efsanevi ustalarına lafım yok ama diyorum ki birazcık şunu dinleyin:
Saturday, October 2, 2010
Aradan 15 yıl geçmişken.. (What's the Story) Morning Glory?
Bugün, Oasis'in Definitely Maybe albümünden sonraki ikinci albüm çalışması olan (What's the Story) Morning Glory? 15 yaşına girmiş. Siftahı da bu albüm üzerinden yapalım madem.Bu haberi sabah duydum. Duydum.. ve dedim ki "yaşlanıyorum yahu! yaşlanıyorum!" tabi içimden dedim. Albümü heyecanla alıp, eve koşa koşa dinlemeye gittiğim ilk günü hatırlıyorum da.. (tabii ki albümü alışım çıkış tarihinde değil, çünkü o zamanlar henüz 7 yaşında idim) Champagne Supernova'yı dinlerken kendimden geçmiştim! Sanırım kendi harçlığımla almaya başladığım ilk albümlerden biriydi.
Oasis'in aldığım ilk albümüdür (What's the Story) Morning Glory? Yani benim için Definitely Maybe'den çok daha özel bir yerde olmasının sebebi budur. Evet, içinde Wonderwall, Champagne Supernova gibi efsane şarkılar vardır. Dünya çapında 20 milyon satış yapmış bir albüm olmasına rağmen, nedense grubun geçtiğimiz sene ayrılan vokali ve de gitaristi Noel Gallagher tarafından birkaç şarkı dışında dinlenmeyen, unutulmak istenen bir albümdür (Tabii bu onun sanatsal kuruntularından kaynaklanıyor olabilir). Ama ben severdim çok! Öyle severdim ki, kapağını saatlerce inceler, albümün arka yüzündeki kadraja sırtını dönmüş umarsızca yürüyen adam gibi davranırdım çoğu yerde. Hatta o kadar özenmişim ki o adama, hala çanta taşımayı sevmem ve de onun gibi ellerimi, kollarımı sallaya sallaya yürümekten garip bir haz alırım!

Neydi tracklist bir hatırlayalım tekrar:
1- Hello
2- Roll With It
3- Wonderwall
4- Don't Look Back in Anger
5- Hey Now!
6- (isimsiz uçuş modu 1)
7- Some Might Say
8- Cast No Shadow
9- She's Electric
10- Morning Glory
11- (isimsiz uçuş modu 2)
12-Champagne Supernova
Hepsi birer klasik. Her birinin sözlerini bir dönem gençliği ezbere biliyor. Wonderwall, C. Supernova... Hatta albümün çıktığı dönemlerde Britanya'daki her 3 evin 1inde (What's the Story) Morning Glory? bulunduğu bile söyleniyor. O kadar çok dinlenip, söylenip, hakkında yazılıyor ki, dönemin diğer grupları şarkılarında bile aynen şunu diyebiliyor: "radio keeps playing all the usual, what's a wonderwall anyway?*"
İşte böyle efsane bir albüm (What's the Story) Morning Glory?. "Hello" ile başlayan acayip bir yolculuğun sonu "Champagne Supernova"ya dayanıyor.. ve oradan dünyanın dışında bambaşka bir yerde buluveriyordu insan kendini. Astronot kıyafetinizi unuttuğunuzu, son kez "we were getting high" derken anlıyorsunuz.
Oasis'in şarkı sonlarını bir ritüel, bir gelenek gibi çılgın bir ritimle uzattığını, sonuna doğru Noel'in muhteşem sololar çıkartıp Liam'ın sesini sonuna kadar sömürerek, dinleyen insanı başka bir evrene yolladığını bu albümle öğrendim. Ben Oasis'i bu albümle öğrendim, sevdim!
Şimdi tekrar açtım albümü, bir kere baştan sona dinledim sanırım bu yazıyı yazarken. Ve evet şu an "Hey Now!" çalıyor.. "what am i gonna do while i'm looking at you.. you're standing ignoring me!" diyor Liam!
Annem sesleniyor içeriden, kısıyorum müziğin sesini.. ve aklıma şu söz geliyor "need a little time to wake up, wake up.."
*from the lyrics of Writing to Reach You by Travis
Friday, October 1, 2010
Başlarken..
Bu blog müzik ve ona dair her şeyle ilgili olabilir. Tamamen amatörce yazılmış olan yazılar, "Euphoria"nın içindeki öforik sebeplerle yazım noktasına gelmiştir. Hiç bir şekilde tür ve form ayrımına gidilmemiştir, gidilmeyecektir. Müzikle ilgili olabilecek her konu ve olay, mekan veya kronolojik kısıtlamaya tabi tutulmadan yazılan bu yazılar ve paylaşılan linkler, "Euphoria" müzik serüvenindeki duraklardan biridir.
Ve "Euphoria" umar ki, paylaşılan bu kelimeler sizleri de öforik notalarla, ritimlerle, aralıklarla vesairle tanıştırsın!
Ve "Euphoria" umar ki, paylaşılan bu kelimeler sizleri de öforik notalarla, ritimlerle, aralıklarla vesairle tanıştırsın!
Subscribe to:
Comments (Atom)